Azınlıkta basın davalarından bir kesit: Sadık Ahmet ailesi Onsunoğlu’na karşı – 4 (ve son)

Azınlıkta basın davalarından bir kesit: Sadık Ahmet ailesi Onsunoğlu’na karşı – 4 (ve son)

  • Azınlıkta basın davalarından bir kesit: Sadık Ahmet ailesi Onsunoğlu’na karşı – 4 (ve son)

GÜNDEMİ YORUMLARKEN
 
Benim diğer iki şahidim, yazılı ifadeleri dava dosyasına ilave edilen rahmetli Aydın Ömeroğlu ile Vemund Aarbake idi.
 
Yazı dizisinde Sadık Ahmet’e değindiğim bölümlerde onunla ilgili ne yazdımsa, ama ne yazdımsa, az şey de yazmadım, tümü ailenin suç duyurusuna girmiş. Herkesin veya pek çok kişinin bildiği olaylar, olumsuzu da olumsuz olmayanı da, onunla ilgili görüş ve hükümlerim, yaptığım nitelendirmeler, iyi tanıdığım karakteri hakkında anlattıklarım, her şey için “hakaret, yalan ve iftira” yaftası yapıştırılmış. Bunların neredeyse tümünü azınlık basınında daha önce yazmıştım, birçoğunu merhumun sağlığında. Aile, özellikle Sadık’ın eşi Işık, ilk kez okumuyordu ve anlattığım olayların gerçek olduğunu bilmemesi imkânsızdı. Ama ne yazdımsa suç duyurusuna sokmuşlar, ne kadarı tutarsa diye, öylesine, götürü. Tümünü doyurucu bir biçimde belgeleriyle yanıtlamaya veya kanıtlamaya kalksam birkaç yüz sayfa tutacak.
 
Örneğin, Sadık’ın sosyalizasyon bozukluğuna örnek olarak, onun mebusluk döneminde GTG Birliği bahçesinde geçen “portokalada hadisesinde”, Aydın Ömeroğlu’na onu küçük düşürmek için hiç münasebetsiz damdan düşercesine nasıl hakaret ettiğini anlattım bir yazımda. Aydın’a hakaret etmek isterken gerçekte kendini nasıl küçük düşürdüğünü, ama bunu anlamayacak kadar sosyal terbiyeden yoksun olduğunu, hareketini bazı sıfatlarla süsleyerek… Bunlar hep yalan, hakaret ve iftira imiş. Oysa onlarca kişi önünde yaşanmış ve pek çok kişinin bildiği bir olay bu. Gelin bunu mahkemeye sunduğu yazılı ifadesindeki şekliyle rahmetli Aydın’ın ağzından dinleyelim:
 
“Onsunoğlu’nun anlattığı ‘portokalada hadisesi’ tabiî ki gerçek ve şöyle cereyan etti: 1991 yazı olmalı, yanılmıyorsam, Gümülcine Türk Gençler Birliği bahçesinde Almanya’da çalışan bir grup azınlık mensubu idik, 10 kişi kadar, yaz tatili için yurda dönmüştük. Sadık Ahmet te bahçedeydi, o sırada mebus sıfatını taşıyor, bizimle sohbete tutuldu. Bir ara Sadık garsonu çağırıp gruptaki herkese birer portokalada ısmarladı. Beni istisna edip parmağıyla işaret ederek garsona sert bir tavırla dedi ki: ‘Ona yok! Aydın Ömeroğlu dışında herkese ısmarlıyorum. Ona potokalada getirmeyeceksin!’… Orada bulunanlara pek kötü izler bırakarak, bazıları onun bu gereksiz ve anlamsız terbiyesizliğini kınadı.”
 
Üç azınlık gazetecisi, o dönem 5 azınlık gazetesinden 3’ünün sahipleri, 3’ü de karalisteli ve Türkiye’ye giriş yasaklı, Almanya’da YENİ ADIM’ı ve Gümülcine’de DİALOG’u çıkaran Aydın Ömeroğlu, Gümülcine’de İLERİ’yi çıkaran Halil Haki ve yine Gümülcine’de TRAKYA’NIN SESİ’ni çıkaran Abdülhalim Dede; Sadık Ahmet, Kara Liste şampiyonu olarak 3’üne de kin duyuyordu, en çok hangisine kin duyuyordu, ayırt etmem mümkün değil. Derin Devlet ajanı olarak belki buna mecbur idi, ama unutmayalım ki o, Derin Devletten daha derindevletçiydi. Nitekim Derin Devlet 200 kişiyi cezalandırmış ve orada durmuştu, o ise bu sayıyı yetersiz bulup 2 bine çıkarılmasını talep ediyordu. 120 bin kişilik bir Azınlığın lideri olmak için yalnızca 200 kişiyi ipte sallandırmak yetmezdi, layık bir liderin özgeçmişinde en azından 2 bin kişiyi kılıçtan geçirdi şeklinde bir kayıt bulunmalıydı.
 
Tüm Türkiye’ye yayılmış Derin Devlet propagandasının kendi ajanını BTT Azınlığına “tapınacak bir ilah olarak” dayatma hedefi çerçevesinde uydurduğu abartmalı, asılsız ve yalan olay ve sıfatlandırmaların tersine, benim anlattıklarım virgülüne kadar gerçektir. Asılsız bir şey söyleyebilirim diye içim titriyor. Ölümünden 20 yıl sonra bile bazı “kişisel hassas veri” sayılabilecek şeyleri ifşa etmeye çekiniyorum. Sonra benim erişemediğim pek çok bilgi var.
 
Ahmet Faikoğlu bu yakınlarda “Ağzımı açıp ta Sadık’ın neler yaptığını bir anlatmaya başlarsam yer yerinden oynar” diyordu. Faikoğlu da ağzını açamayacaktır. İsmail Rodoplu bu yakınlarda rahmetli oldu, o da ağzını açamadan göçtü. “Hatıralarımı ölümümden sonra yayımlanmak üzere yazacağım” demişti, ama arkasında bir şey bıraktığını sanmıyorum, talihsizdi ve zaten yaşamının son 10 yılında inmeli idi.
 
Sadık hakkında anlattıklarımın gerçek olduğunu Azınlıkta benim kuşağımın tümü biliyor. Bırakın diğerlerini, Sadık’ın “silah arkadaşlarından” hayatta olup ta Takım’ın önde gelen isimleri olmaya devam eden kişilerden bile benim “yalan, hakaret ve iftiralarımı” yalanlayan veya düzelten biri çıktı mı? Hatta Koca Kapı’nın MECBUR ettiği durumlar dışında o kişilerden onun adını ağzına alan biri var mı? Sadık Ahmet’i kahramanlaştırma projesi dahilinde Derin Devletin talimatıyla ona oldukça geniş bir yakın çevre oluşturulmuştu. O kişilerin tümü kısa bir süre sonra Sadık’ın yanından öfke ve nefret ile uzaklaşmıştır. Sosyalizasyonu bozuktu derken bunları kastediyorum.
 
Özetle: Sadık Ahmet, 1985’ten sonra Derin Devlet tarafından motive edilen bir MİT ajanı idi. Ücret karşılığında bir misyon yerine getirmek üzere tercih edildi. Zira MİT’in “kritik bir ajandan” aradığı vasıfları üzerinde en çok o topluyor olarak değerlendirildi. Bu arada “ne zaman eğitildi” sorusu muallakta tabiî. Bu konuyu en çok merak eden ve araştıran, Sebahattin Emin Salepçi idi. Kendini daha kıdemli gördüğü için Sadık’ın birden parlamasına (parlatılmasına) bir anlam veremiyordu. “Araştırmasında” bir noktaya kadar vardığını biliyorum. “Sadık’ın kariyeri, 1966’da onu Necmi beyin elinden tutup Ankara’ya getirmesi ve MİT’e teslim etmesiyle başladı. Araya büyük boşluk girdi ve bu kariyer 1987’lerde Selanik’te o konferansta bir beyanname dağıtmasιyla devam etti.”
 
Bütün sınıf İstanbul’a okumaya giderken Sadık’ın kimseye bir şey söylemeden tek başına niye Ankara’ya gittiği aramızda o zaman hayretle karşılanmıştı. Salepçi agam içerlikli, onun kimin tarafından ve niçin Ankara’ya götürüldüğünü öğrenmişti, eğitimden geçirildiğini de. 1990’lı yılların ortalarında ben de ondan öğrendim.  
 
Sadık’ın “Yakarım yıkarım, paldır küldür” şeklindeki davranış biçimine çok itibar ediliyordu, hani Hafız Yaşar’ın “frenleri patlamış BMW” benzetmesi. Ama en çok itibar edilen yönü, en manyakça talimatları bile sorgulamadan yerine getirebilecek bir yapıya sahip olmasıydı. Bu halleri çok takdir edilip tercih edildi.
 
Sadık’ın üstlendiği misyon çerçevesinde Azınlık AMAÇ değil, ARAÇ idi. Yani azınlık sorunlarına çözüm aramak, Azınlık için mücadele etmek, onun huzuru ve refahı için uğraşmak hedef değildi, bunlar göz boyamak için bayrak yapılsa da. Hizmet edilen asıl amacı Derin Devlet belirliyordu ve bunun azınlık sorun ve çıkarlarıyla ilişkisi yoktu. Tersine Azınlık çıkarları aleyhine işleyecek olması hiç hesap edilmiyordu. Hatta böyle olması arzu ediliyordu, zira böylelikle artan ayrım ve baskılar ve uygulanan şiddet ile bir yandan Azınlıkta “millî kenetlenme” sağlanıyor, öte yandan Koca Kapı uluslararası forumlarda Yunanistan’ı köşeye sıkıştırıyordu. 
 
Örneğin Azınlığın (ve Sadık’ın) ilk kullanıldığı 18 Haziran 1989 Operasyonu, Yunanistan’a “Şu PKK’yı desteklemekten vazgeç. Yoksa ben de denetimim ve güdümüm altındaki Türk Azınlığı senin başına bela ederim” mesajını iletmek için sahneye konmuştu. Bu mesajın bir başka fonksiyonu da Koca Kapı’nın talimatıyla Yunanistan aleyhinde faaliyet göstermeye hazır olarak sergilenen Azınlığı Yunan milliyetçiliğinin hedefi haline getirmek idi. Ama bu yan etkinin Koca Kapı tarafından önlenmek üzere tedbir alındığı pek söylenemez. Tersine bundan nasıl yararlanacağını hesap ettiğini iddia edebiliriz. Ben bunu Makiavelli’nin bile düşünemediği “amoralizmin avantajı” diye adlandırıyorum.
 
Yunanistan, Sadık Ahmet ile İbrahim Şerif’i o gerçekte beş para etmez beyanname yüzünden dava edince tongaya düştüğünü ne zaman farketti, farketti mi, bilmiyorum. Farketse bile ok yaydan çıkmıştı ve teşhir ve rezil oldu. “Beş para etmez beyanname” diyorum, zira azınlık basınında ve daha başka yerlerde azınlık sorunlarını çok daha sert ve “kaliteli” bir şekilde dile getiren ve azınlık Türklüğünü savunan onlarca yazılar ve makaleler yayımlanmış ve yayımlanıyordu, politik beyannameler çıkıyordu, hiçbiri kovuşturmaya uğramıyordu. Niye o metin kovuşturmaya konu oldu, ayrıca anlatmam gerekecek.
 
Sadık tabiî ki misyonu ücret karşılığında kabul etti. Ücretini almadan veya ücret vaadini almadan hiçbir işi üstlenmemek onun şaşmaz ilkesiydi. Azınlıkta en büyük ücret mebusluk idi ve mebusluk ona ücret olarak tabak içinde sunuldu. Sonra ona şimdiye kadar Azınlıkta duyulmamış bir başka rütbe “liderlik” (!) vaat edildi. Artık bizimkisinin önüne kimse duramazdı. Batı Trakya ağzında bir tabir vardır, “pır delisi”. “Vur!” dediklerinde, o öldürüyordu. “Yunanistan’a diz çöktüreceğiz!”, “Miçotakis’i… şey edecem!” (mesleğini ona da uygulayacakmış), “Karalisteliler 200 kişiymiş, 2 bine çıkmalı”, “Solcuların Öte’de ayaklarını kırdırtacağım”
 
“Koca Kapı’nın –Derin Devletin Azınlık içindeki kadrosu” dışındaki herkes, eski milletvekilleri, gazeteciler ve ileri gelenler Kara listeye alındı ve Türkiye’ye giriş yasağıyla cezalandırıldı. Sadık Ahmet için bu kişilerin hepsi “Yunan ajanları” idi…
 
MİT’te Sadık’ı ilahlaştırma sürecinin belirli bir süre dayanabileceğini ve ardından ne yaparlarsa yapsınlar temelleri çürük bu inşaatın kendiliğinden yıkılacağını görüyorlardı. “Bokla yapılan sidikle yıkılır” örneği. Bu korku, Takım’ın diğer önde gelen üyeleriyle çatışmaya başladıktan sonra gerçekleşmeye başladı ve Gümülcine başkonsolosuyla o akıldışı kavgadan sonra doruğa çıktı. Sadık’ın “Yakarım yıkarım, paldır küldür” politikası, Azınlıktaki demokratları ezmek ve Yunanistan’da hır çıkarmak için iyiydi, ama şimdi Türk tarafı da bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyordu.
 
Mart 1995 tarihinde TGRT kanalında o söyledikleri bardağı taşıran son damla oldu. Sadık’ın politik kariyeri orada sona ermiş ve bunca özenle yaratılmış efsane buharlaşmıştı. İki ay sonra İstanbul’da bir otelin 6’ncı katında Takım’ın önde gelen üyeleri önünde Sadık’ı terbiye operasyonunun nasıl geliştiğini anlatmıştım, o işitilmedik hakaret ve tehditlere hedef olarak. 6’ncı katın penceresinden aşağıya atılmak suretiyle ölümle bile tehdit edilmişti. Bu olaydan sonra önünde iki buçuk aylık ömrü kalmıştır. İki buçuk aylık bir tecrit. Birkaç kişiye politikayı terk ettiğini ve yeniden sünnetçiliğe başlayacağını bildirmek fırsatını bulur.
 
İstanbul’daki terbiye operasyonundan sonra beklenen “linç talimatı” gelmedi. Linç talimatı daha gelmeden trafik kazası şeklinde ölüm gelip yetişti. Terbiye olayı dar bir çevre içinde kalmış ve halk tarafından öğrenilmemişti. Derin Devlet, sanki beklermiş gibi şaşılacak bir refleksle eserine ölümünden sonra yeniden sahip çıktı. Bunca yatırım boşa gidemezdi. “Çevir kazı yanmasın.” Azınlık nasıl olsa artık tamamen onun denetimi ve güdümündeydi, iradesini teslim etmiş bu toplumu kolayca istediği gibi biçimlendirip yönlendirebilirdi.
 
Sadık’ın MİT’in suikastına kurban gittiğine dair Türkiye’de bazı çevreler tarafından dile getirilen iddia, yeterli hiçbir kanıtla desteklenmemektedir. Bana göre o trafik kazası tesadüfî olmaya devam ediyor.
 
Yazılı ifade veren diğer şahit, Vemund Aarbake, Norveç kökenli olup, Selanik Üniversitesi’nde Siyasî Bilimler Bölümünde öğretim üyesi. 1988’den beri bizim Azınlığı yakından izleyen, Azınlık tarihini 3 ülkenin de (Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan) kaynaklarından iyi bilen bir akademisyen, zira üç dile de vakıf. 1.200 sayfalık hacimli doktora tezi, en çok benim de eleştirilerime konu olan dönemi inceliyor. Sadık Ahmet’i de yakından tanımış ve izlemiş biri. Aarbake’nin kitaplaşmamış doktora tezi, bizim Azınlıkla ilgili bütün araştırmalarda başvurulan başlıca kaynağı oluşturuyor. Onun ifadesi çok daha kapsamlı.
 
Mahkemeye dönelim. Aile, Derin Devlet ve elemanlarının Azınlıkta biz yerlilere azınlıksal bir “Atatürk” (!) uydurma ve dayatma çabası içinde Sadık’ı talimatlı ilahlaştırma methiyelerine alışmış, onunla ilgili methiye olmayan basit ve zararsız gerçeklere ve eleştirilere bile tahammül edemiyor, “yalan ve iftira” diye çığlıklar atmaya başlıyor. Pratikte kimsenin böyle bir şeye cesaret ettiği yok, birkaç kişi dışında. Türkiye’de hiç yok. Resmî devlet tezleriyle çatışıp başını niye belaya sokacaksın? Sadık, ailenin başlıca “sermayesi” ve refah kaynağı, onun ününü göz bebeği gibi koruyor, üzerine titriyor. Bize gelince, biz, kara liste mara liste ve Öte’de ayaklarımızı kırdırtma gibi tehditleri artık takmayıp ayakkabılarımızın altına yazdığımız için son çare olarak son dönemde Yunan mahkemelerine başvurup cezalandırılmamızı ve yüklü tazminat ödememizi talep ediyor.
 
Ailenin bana açtığı davaları öğrenen bir dostumun tepkisi: “Dipsiz bir cüret örneğidir (είναι δείγμα απύθμενου θράσους), birbirine düşmanlık derecesinde rakip iki ülke Türkiye ile Yunanistan arasında Türk Derin Devleti ve istihbaratının hizmetinde çalışmış ve bu hizmetleri yüzünden o ülke tarafından ajan olarak ödüllendirilmiş bir kişinin ailesinin, onun bu ilişkilerini eleştirenleri burada Yunan adaletine şikâyet etmesi ve cezalandırılmasını istemesi, dipsiz bir cüret örneğidir.”
 
18.10.2020
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Batı Trakya, Azınlık, Basın Davaları, Sadık Ahmet, Levent Sadık Ahmet, İbram Onsunoğlu, Mustafa Çolakali