ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri – 2

ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri – 2

  • ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri – 2

Bizim Azınlıkta Derin Devlet erkini kullanma yetkisinin kalıtsal olduğu ortaya çıktı. Sadık’ın ölümünden sonra bu yetki dul karısı Işık hanıma geçti. Işık, nasıl desem, bir Panagia-Meryem Ana gibi yüceltildi, Azınlık tarafından değil canım, Derin Devlet tarafından. Bugüne bugün Meryem Ana (!). Bizim burada Sadık Ahmet çerçevesinde cereyan eden birkaç olaydan bile Türkiye’yi büyük ölçüde esasında Derin Devlet’in yönettiği sonucuna varıyorsun. Azınlığı ise tamamen Derin Devlet yönetiyor. Kimin ne olacağını, ne olmayacağını kendi ölçülerine göre bu karanlık oluşum kararlaştırıyor, “tarihi” de kendi istediği gibi o yazıyor.
 
Yıllar önce Aydın Ömeroğlu Ankara’da MHP başkanı Devlet Bahçeli’yle tanışır ve el sıkışırlar. Aydın’ın Batıtrakyalı olduğunu öğrenen Bahçeli’nin ilk sorusu, “Işık hanımla aran nasıl?” olmuştur. MHP ve Bahçeli için, bir başka deyişle Derin Devlet için, Işık hanım o denli önemliydi demek, Sadık Ahmet’ten sonra Batı Trakya demek, Işık demekti. Bir Batıtrakyalının Işık’la ilişkilerinin düzeyi, o kişinin değerlendirilmesinde başlıca kriterdi. Ne desindi zavallı Ömeroğlu? İlişkilerimiz TKP ile MHP ilişkileri gibidir mi desindi? Yoksa sorudan yan kırarak konuyu kocası Sadık’a mı getirsindi? “Efendim, aramızdan su sızmazdı. Rahmetli GTGB bahçesinde bana hep portakalada ısmarlardı, Allah ölmüşlerinin ruhuna vardırsın.” mı deseydi?
 
Işık hanım Derin Devlet erkini kocasını aratmayacak bir özenle kullandı, maruz kalanlar bilir. Bunlardan biri İLERİ gazetesinin sahibi Halil Haki’dir. Haki, bilmem nasıl bir suç işlemiş olmalı ki, galiba Sadık Ahmet’i olumsuz yorumlamak gibi müebbetlik bir suç (!), bunu tespit eden Işık hanım gazeteyi ziyaret edip “Seni yeniden kara listeye sokmamı mı istiyorsun? Sonra bir on yıl daha Türkiye’ye gidemeyesin?” diye Haki’yi tehdit eder. (Işık’a akla gelen ilk soru: Şimdiye kadar kaç kişiyi ve kimleri kara listeye soktun?) Konsolosluğun derhal haberi olur tabiî. Ne mi yapar? Hiçbir şey. Dayanamayıp ben de müdahale ettim, “Toplayın şu bayanı, daha büyük olaylar yaratmadan!” diyerek. Anladım ki konsolos Işık’tan çekinmektedir. Daha sivri bir şey söylemek istemiyorum.
 
Sonra rahmetli Sebahattin Emin Salepçi agamı nasıl hatırlamayayım? Yüksek Tahsilliler Derneği’nin 1989 Ocak ayı genel kurulunda “Türkiye’nin bazı azınlık üyelerine uyguladığı kara liste – giriş yasağı önlemini şikayet etmek ve kaldırılmasını istemek üzere Konsolosluğa gidecek bir heyet oluşturalım.” diye önerdiğimde en şiddetle itiraz edenlerden biriydi. Türk dışişleri temsilcisi gibi konuşmuştu avukat agam: “Efendim, Türkiye yabancı bir ülkedir. Egemenlik haklarını kullanma çerçevesi içinde istediği kişilere ülkeye giriş yasağı koyma hakkı vardır. Biz bu konuda bir şey yapamayız.” (?!). Yahu, şimdi Salepçi Sebahattin Emin’in görüşüne göre, Türkiye’nin egemenlik hakkını kısmen Işık hanıma devretmesi gibi bir şey değil midir bu tartıştığımız olay? (?!).     
 
Sadık’a dönelim. Daha sonra daha da ileri gitti bizim kendini bilmezimiz. Buradaki başkonsolosu sinek gibi görüyordu artık Sadık: “Ben de seni buradan geldiğin köye sürgüne göndermezsem, bana da Sadık Ahmet demesinler!” Başkonsolos Hakan Okçal’ı böyle tehdit etmişti, Abdullah Çatlı’yı beş geçerek. Hani solcuları tehdit ettiği gibi: “Öte’de solcuların ayaklarını kırdırtacağım!” Ama bu kez muhatap aldığı kişi Yassıköylü Nazif Ferhat değildi, bir başkonsolostu. Dışişlerinin dişleri sökülmüş ve yetki Derin Devlet’in eline geçmişti, baştan beri vurguladığım gibi. Sadık bunun bilincindeydi ve Dışişlerinden korkmuyordu, çünkü o Derin Devlet’in gözdesiydi.
 
Hakan Okçal’a yönelttiği tehdidinden sonra hakaretlerine devam ettiğinde Konsolosluk ve Dışişlerinin Sadık aleyhinde tüm Takım’ın yer aldığı ve tüm güdümlü azınlık basınının katıldığı, ama yalnız burada Batı Trakya’da yürüttüğü (Türkiye’ye asla sirayet etmeden, etseydi her şey oracıkta biterdi) kapsamlı bir linç girişimine şahit olduk. Her taraftan birer kınama, “haddini aşarak Ana Vatan’ın temsilcisine hakaret eden kendini bilmez ve nankör Sadık Ahmet’e”. Onu savunan bir tek kişi çıkmadı. Sadık’ı gölgesi gibi izleyen, onlar da talimatla tabiî, Mustafa Bacaksız ve Hacıosman bile havaya bakıp ıslık çalıyorlardı. Ben, Trakya’nın Sesi gazetesinde “Bu gidişle galiba Sadık’ı savunmak bize düşecek” diye alay ediyordum. Fakat Sadık’ın hakaret ededurduğu ve sayısını az bulup çoğalmasını istediği karalistelilerden hiçbiri davet edildikleri halde bu linç olayına katılmadı. Aradaki ahlâkî düzey farkı. Takım’dan kimsenin, en başta Sadık’ın, bunu farkettiğini sanmıyorum, adamlar siyasî ahlak olarak sıfırı tüketmiş bulunuyorlardı. O günler Sadık aleyhinde yayımlanan bütün kınama metinlerini toplayıp yeniden yayımlamak gerek, adamımızın ne kadar sevilip sayıldığını ve Azınlığın nasıl kullanıldığını göstermek için. Ama bu linç girişimi Sadık’ı ırgalamadı, çünkü onun arkasında “dövlet” gibi bir Derin Devlet ve… Abdullah Çatlı vardı.
 
Sadık, sözünün eri olduğunu göstermek istiyordu, kavga ettiği başkonsolos Hakan Okçal’ı buradan kovalatmak için o paranoid inadıyla başvurmadığı kapı bırakmadı. Atina’ya elçiliğe defalarca gitti, Ankara’ya gitti, bunları kendisi itiraf ediyor, başka daha nerelere gitti bilmiyorum. Başkonsolosa hakaretleri, onun Yunanlılarla işbirliği ettiğini iddia edecek kadar ileri götürdü. Yunanlıların işbirlikçisi çamurunu çeşitli şekillerle (gâvurcu, KİP ajanı, Yunan hafiyesi vs) bu kadar kişiye atmıştı ve hep tutmuştu, şimdi niye aynı çamuru başkonsolosa atmasındı? Koskoca “lider”, dünyanın tanıdığı “lider” (!), bir başkonsolos parçasını mı buradan kovalayamayacaktı? Başkonsolosu kovaladıktan sonra burada kimin sözü geçtiğini ispatlamış olacak ve Batı Trakya’da kendini “imparator” (!) ilan edecekti. Ama koskoca Türk Dışişleri bir Sadık karşısında kendini köşeye sıkışmış hissediyor ve küçük duruma düştüğünü görüyordu. 
 
Nasıl mı tepki verdi Türk Dışişleri? Hakan Okçal’ın görev süresi bitmiş, Gümülcine’den ayrılması gerek. Ayrılsa, Sadık “onu ben kovaladım, gördünüz mü” diyecek. Sadık’a bu fırsatı vermemek için Hakan Okçal’ın görev süresi bir yıl daha uzatıldı. Türkiye’de Sadık yüzünden erkler çatışması, komik ve küçük düşürücü bir durum değil mi?
 
Bir başka başkonsolosun bana anlattığı: “Biliyor musun, insanlara Konsolosluğa gitmeyin, o başkonsolos benim aleyhimde Yunanlılarla işbirliği yapıyor, bir işiniz varsa bana söyleyin, ben yaparım diyerek daireye gelenleri engelliyormuş”… Niye bazı konsoloslar bazı bilgileri ben “isyancı” ile paylaşıyorlardı diye sorabilirsiniz. Yahu Konsolosluğu çevreleyenlerin çoğu hafiye, onlara güven olur mu?
 
Devamı yarın
 
8/2/2020
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Tarih, Türkiye, Sadık Ahmet, Abdullah Çatlı, Hakan Okçal, Halil Haki, Işık Sadık Ahmet, Batı Trakya