Mebus İlhan hep aynı İlhan, düzelmez -4

Mebus İlhan hep aynı İlhan, düzelmez -4

  • Mebus İlhan hep aynı İlhan, düzelmez -4

GÜNDEMİ YORUMLARKEN
 
23 Haziranda görüşülen davayı kim kazandı kim kaybetti diye soru sormayı şahsen “abesle iştigal” kabul ediyorum. Siyasî çatışmalarda mahkeme kararlarını haklılık belgesi olarak kullanmaya da tenezzül etmiyorum. Mahkemeler siyasî kavgaların yapıldığı sahalara dönüştürülmemelidir. Mebus bu ilkelerden besbelli bihaber. Davayı “ben kazandım” demeye koştuğu ve zafer naraları attığı için, ha gel de şimdi o abesin içine girme.
 
Aslında İlhan kaybettiğini bal gibi hem biliyor, hem de kabul ediyor, ama dile getirip itiraf edemiyor. Bunu yapabilmesi için gerekli olan erdem, dürüstlük, gerçeğe saygı, ne derseniz deyin işte, o gerekli şeyden, ağır sıfatlar bir yana, samimiyet ve olgunluk demek en uygunu galiba, o cevherden yoksun. Benim ona genelde gıcık oluşumun başlıca nedeni bu. Öbür arkadaşların da, bakıyorum, eleştirilerinde ve kınamalarında aynı neden yatıyor. Demagojiyle, asılsız iddialarla ve ağız kalabalığıyla açıklıklarını, hatalarını, kusurlarını ve gaflarını kapatacağını sanıyor. Memlekete döneli beri kendisini bir  “δημόσιο πρόσωπο” olarak izlediğim kadarıyla gördüklerim: Gözünü kırpmadan gerçekleri ve durumları kendi çıkarlarına uygun bir şekilde değiştiriveriyor, tahrif ediveriyor ve öyle yutturmaya çalışıyor. Politikada olan şeyler diyeceksiniz. Doğru, ama ne o, ne de bir başkası, politikacı diye kimse öyle olmaya mecbur değil. Onun için işte politikacılar kamuoyu önünde güvenirliklerini genelde yitirmiş bulunuyorlar. Sonra bizimkisinin bu konuda eline kimse su dökemez, bir numara. Ben “gazetecileri” –sosyal medyada makale yazarlarını dava etme olayına kadar İlhan’ın bazı demeç ve açıklamalarından bir azınlık bireyi olarak kendimi enayi yerine konulmuş hissettiğim için üç dört kez özellikle mizah yoluyla onu ikaz ettim, tepki verdim. Güdümlü olmayan özgür ve bağımsız  sosyal medya yorumcularını - gazetecileri dava etmesi, Azınlıkiçi barışın kırmızı çizgilerini aşmak demekti. Hakkında yazılan eleştiriler konusunda şeref ve itibarına saldırıldığı iddiaları da mübalağa ve tahrifattan başka bir şey değildi bana göre. Hiçbir eleştiriye ve aleyhinde yazılan hiçbir yazıya yanıt verdiğini veya yalanladığını ve diyaloga girdiğini görmedim. Sonra bir gün kendisini eleştirenler aleyhinde pat pat diye dolu gibi davaları yağdırmaya başladı. Verdiği mesaj: “Beni eleştirenleri yakarım! Pişman ettiririm! Bana dokunmayın!”
 
Kamil Sıcakemin’in KORKULUK dediği durum. “Bana dokunmayın. Dokunanı mahkemelerde süründürürüm.” İlhan’ın “Kamil bana ΣΚΙΑΧΤΡΟ diye küçültücü sıfatla hakaret ediyor” diye mahkemeye şikayet ettiği “bostan korkuluğu” değil. ΦΟΒΗΤΡΟ, yani gözdağı veren, korkutan, terörize eden, “bana dokunmayın yakarım” diyen. Ama İlhan yine ille de tahrif edilmiş şeklini, “bostan korkuluğu, σκιάχτρο” anlamını tercih ediyor. Kendini öyle görmemiş olsa niye tercih etsin diye düşünüyorum. Madem σκιάχτρο istiyorsun, o zaman σκιάχτρο.
 
Müsaadenizle ben de bu yazıda yer yer biraz demagojik olayım ki denge sağlayalım. İlhan’ın, 23 Haziran davasının sonucunu kendisi için HEZİMET kabul ettiği nereden mi anlaşılıyor? Bin bir dereden su getirerek üstünü örtmeye çalışmasından. Yahu 23 Haziran 2020 davası söz konusu, ama bizimkisi açıklamasında Mustafa’nın iki yıl önce mahkum olduğu davayı ve gündem dışı kendi “zaferini” anlatıyor. Sonra bundan üç ay önce o davanın istinafı öncesi taraflar arasında yapılan anlaşmayı ve imza edilen (Mustafa için kötü) uzlaşma metnini üç ay sonra (!) ilk kez açıklıyor, şimdi olmuş gibi. Yirmi gün önce bana “açıklamadık ve açıklamayacağız, ne gerek var, aramızda kaldı ve kalacak, ne güzel” dediği halde. Ama öyle bir anlatıyor ki, sanki dava istinafta görüşülmüş gibi ve Mustafa’nın cezası orada da aynen onaylanmış gibi. Hezimeti örtmek için ne oyunlar! Her tarafından vıcık vıcık samimiyetsizlik ve riyakârlık akan bir açıklama, nasıl anlamıyor öyle anlaşılacağını?
 
23 Haziranda İlhan tarafı Mustafa’dan aynı yazı metni için, üstelik benim sorumluluğumda gerçekleşen ve Mustafa’nın kanunen sorumsuz olduğu alıntı yüzünden mantıkdışı bir tavırla ikinci kez benzeri bir kötü uzlaşma metnini imzalamayı talep ediyordu. İlhan’ın amacının “bağdan üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olduğu anlaşılıyordu.
 
Benimle süre olarak “Kıbrıs sorununa” (!) dönüşen sözde uzlaşma çabalarını bir anlatsam, İlhan’ın yaklaşımının gayri samimî ve amacının “bağcıyı dövmek olduğu” ve kendini benim imzamla da sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermek istediği bir kez daha ortaya çıkacak.
 
“Aga ba, uzlaşmaya vardıktan sonra bir de fotoğraf çıkarız.” Besbelli sosyal medyada yayımlamak üzere. Bakın bizim mebus ne derdinde. (Bir de başlık koyarız, “Onsunoğlu bile İlhan’ı affediyor” diye!!) “Olur ba kadaşım. Bir değil, on fotoğraf çıkarız.” (Ama beni ne sandın, ben ne Halit Eren’im, ne de başkonsolos, benimle çıkacağın fotoğraf sana zarardan başka bir şey getirmez.)
 
Küçük oyunlar. Ben bu oyuna gelmeyince avukatından öfke ve tehdit, “Beklesin, yarın tazminat davası da açıyoruz”. Tazminat için hedefte olan, benim Selanik’teki dairem, haberini çoktan ilettiler… Of, yüreğimin başını bulantı sarıyor. Kusacam.
 
Okurların başını daha çok ağrıtmayayım. 23 Haziranda mahkeme Mustafa’nın yazısında İFTİRA olmadığına karar verdi ve Mustafa’yı akladı. Benim yazdıklarım için de aynı karar, iftira yoktur diye hüküm verdi. İlhan’ın bize açtığı 7-8 davanın üzerine inşa edildiği temel, İFTİRA iddialarından (συκοφαντική δυσφήμηση, iftira içeren aşağılama veya kötüleme) oluşuyordu. İftira yoktur hükmüyle İlhan’ın binası temelden yıkıldı ve mebus… evsiz kaldı. Bir bakıma şimdi o bize iftira etmiş oluyordu. Ve bunu bana ilk defa yapmıyor.
 
İlhan, iftira iftira deyip duruyordu, ilk davada mahkeme bu suçlamayı kabul etmiş ve Mustafa’yı mahkum etmişti. Şimdi ikinci mahkeme bu konuda Mustafa’yı aklıyor ve İlhan’a sen bu iddialarında HAKSIZSIN diyordu. Bana göre bu karara Mustafa’nın ilk mahkumiyetini de ortadan kaldırıyor gözüyle bakabiliriz. İlhan’ın hazmedemediği, ama içinden kabul ettiği HEZİMETİ bu. Bu durumda yine bana göre Mustafa’nın daha önce yaptığı uzlaşmanın da bir fonksiyonu kalmıyor artık. İlhan için daha büyük hezimet mi olurmuş?(!)
 
İkinci mahkeme de ilk mahkeme gibi tek yargıçlı cünha mahkemesi idi, daha yüksek üç yargıçlı cünha – istinaf mahkemesi değil. Aynı dereceli mahkemenin o kadar büyük bir zıplama yapıp basit hakaret – küfür suçunu da silmesini beklemiyorduk. Mahkeme, metinlerde ağır suç olan “iftira ile kötüleme” (συκοφαντική δυσφήμηση) suçunun bulunmadığına karar verdi, ancak eleştirileri haddini aşmış ölçüde sivri buldu.
 
Keyfî bir oran söyleyeyim: 23 Haziran davasını %85 oranla Mustafa ile ikimiz kazandık, %15 oranla ise İlhan kazandı. Gördüğünüz gibi kaybeden yok (!!).
 
1.7.2020
 
yine sözümüzde duramadık, sonu yarına kaldı
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: İlhan Ahmet, Mustafa Çolakali, Batı Trakya, Yargı