Kapalıyken böyle evde

Kapalıyken böyle evde

  • Kapalıyken böyle evde

KAPALIYKEN BÖYLE EVDE
 
Nereden çıkageldi böyle bu kuduz köpekler?
Yollardan geçilesiye değil.
Ne saldırgan! Gözleri dönmüş.
Kaçın! Ay evlerden çıkamaz olduk.
 
Bilenler dediler,
ama boşuna,
kuduz köpeklerin kendiliğinden
nice gitmesini bekledik.
Onlar daha da saldırgan şimdi.
Ne yapsak...
 
Gerçi birşey değil, korunuyoruz.
Önlem aldık.
Ama bu ulumalar -tüyler ürpertici, sinir bozucu-
kapalıyken böyle evde, susmazsa,
yavaş yavaş bizi de kudurtacak.
                                                (1974)
 
 
Eve kapanıp dışarı çıkmamak. Benim kuşağın yaşadığı bu ikinci eve kapanma olayı. Şimdiki korona virüs salgını yüzünden. İlkini, çok değişik koşullarda bundan 45 yıl önce 1974 yazında yaşamıştık. 60 yaş üstündekilerin hatırlayacağı. Azınlığa özgü, resmen yasak ilan edilmeden, kendiliğinden oluşan, sokaklardaki terör yüzünden ve korkudan. Hani Albaylar Cuntasının, daha doğrusu “görünmez diktatör” İoannidis’in Kıbrıs’ta Makarios yönetimine karşı yaptığı darbeyle başlayan olaylar zinciri…
 
Gerçi Cunta döneminde daha birkaç kez birkaç günlüğüne sokağa çıkma yasağı yaşamıştık, ama bu yasaklar az sürdükleri için sayılmaz.
 
Kıbrıs’ta Makarios’a karşı darbeyle başlayan büyük olaylar zinciri. Türkiye’nin Kıbrıs çıkarması. İoannidis yönetiminin Yunanistan’da ilan ettiği genel seferberlik. Türkiye’ye karşı savaş hazırlıkları. Ve kaos.
 
Bu işin altından kalkamayacağını anlayan ordu komutanları ve diğer subayların İoannidis’i izole edip hükümeti siyasilere teslim etme kararı. Hükümeti kurması için Paris’te yaşayan Kostantinos Karamanlis’e davetiye. Karamanlis hükümeti. Kıbrıs konusunda Yunan-Türk görüşmeleri, başarısızlıkla sonuçlandı. Tarihte başarılı geçmiş bir ikili görüşme var mı ki? Hep bir Yunan-Türk savaşı olasılığı. Yıllar sürecek olan seferberlik hali. O yıllarda askerlik yapanlara oldu olan, 32 ay. Ben de dahil, ama ben 28 ay yaptım.
 
Seferberlik ilan edildikten sonra Batı Trakya’da çoğunluk mensubu sivil kişilere silah dağıtıldı ve onlar geceleri devriye gezmeye başladılar. Köylerde, azınlık köylerinde; kentlerde, azınlık mahallelerinde insanları korkutarak. Yalnız siviller değil, Emniyet te. Emniyet arabaları vızır vızır azınlık insanının ikamet ettiği yerlerde dolaşıyordu ve yolda rastladıklarına dayak. Terör. Kıbrıs çıkarmasından sonra Azınlığın hedef olacağını herkes anlamış, birkaç gün içinde bazı kişiler Trakya’dan kaçmayı başarmıştı. Sınırlar kapanıncaya kadar bazı kişiler Türkiye’ye, bazıları da güney Yunanistan’a, Selanik’e.
 
Sokağa çıkma yasağı ilan edilmemişti, ama şartlar onu dayattı. Gümülcine’de bizim evin bulunduğu Filipupoleos caddesi boyunca bazı dükkan ve kahvehaneler açılıyordu. Emniyet arabaları baskın yapıyor ve içinden inen aynasızlar orada yakaladığı insanları sıra dayağından geçiriyordu. Daha hava kararmaya başlamazdan önce yollar ıssızlaşıyor, dükkânlarını açmaya cesaret edenler de erkenden kapatıp evlerine koşuyordu. Sonra ıssız ve karanlık yollarda silahlı siviller devriye geziyordu. Naralar atılıyor, küfürler ve tehditler savuruluyor, duvarlara hakaret ve küfür içeren sloganlar yazılıyor, dükkânların camları kırılıyordu. Biz de evde böyle kapalıyken kırılan cam sesleri şu dükkâna veya bu dükkâna ait diye tahmin yürütüyorduk. Bizim Türk evleri yüksek yol duvarlarıyla çevrili olduğundan evlere giremiyorlardı. Yazar İlias Petropulos’un “Batı Trakya Türklerinin savunma mimarisi” dediği şey. Ben, anacığımın bütün ikazlarına rağmen duvarın üstünden yolda olup bitenleri izlemeye çalışıyordum.
 
Ancak Emniyet mensupları ve devriye gezen siviller caddenin başındaki Bêrberler’e gece yarısında baskın düzenleyip kapıyı kırıp girmişlerdi. Celal Bayar’ın arkasında izole olmuş bir ev. Kalabalık bir hane, üç erkek, kadınlar çocuklar, bu saldırıya karşı direnmişler ve tümü korkunç şekilde darp edilmişlerdi. Ondan sonra hanenin erkekleri (baba ve iki oğul, Osman ile Adil, küçük olan Adil ilkokuldan sınıf arkadaşımdı) Emniyetin bodrumlarına götürülüyor, orada işkenceye tabi tutuluyorlar. Daha sonra kolluk kuvvetlerini darp ettiler iddiasıyla haklarında dava açılıyor. Adil’i hatırlıyorum, mahkemede savunmasını yaparken, gömleğini çıkarıp göğüs ve kollarındaki hâlâ kapanmamış yaralarını gösterdi yargıçlara, Emniyette işkence sırasında üzerinde sigara söndürmekten oluşan onlarca yarayı. Dahası da var, anlatmayayım. Bêrberler, Batı Trakya’da artık bu utancı taşıyamazlardı, kısa bir süre sonra evlerini mülklerini satıp Türkiye’ye göç ettiler. Bir kez daha hiç gelmediler. Osman abi, kızanlığımda mahallenin efesi ve kabadayısı, kendisiyle son olarak görüştüğümde bana “İbrahim” dedi, “Biz artık burada duramayız, gidiyoruz. Senin bize yaptıklarını unutamam. Bursa’ya gelmen olursa, bir ihtiyacın varsa, bana ileteceksin, elimden geleni yapacağım.” Bir kere daha ne Osman abi, ne de Adil’le görüşmek kısmet oldu.
 
O günlerden belleğimde yer etmiş bir işkence olayı daha var. GTGB’de Mîrili Abdullah ile karşılaştım. Mîrili, Celal Bayar’dan agam sayılır, ben 1’deyken o 4’teydi. 60’lı yılların başlarında GTGB’nin efsanevî futbol takımının oyuncularından, Yâbacıklı, Raim, Tâkke, Avcıoğlu ve diğerleriyle birlikte. Gürbüz, iri yarı bir gençti Mîrili. O gün onu halsiz gördüm, yüzü sapsarıydı. “-Ne o, neyin var be Mîrili?” “-Ne olacak, be İbrahim. Böbreklerimde sorun var. Kan eşiyorum. Az önce trenden indim. Atina’dan doktordan geliyorum. İoannidis’in çırakları ESA’cılar (aynen bu ifadeyi kullandı), çıkarmanın ilk günlerinde içeri alıp bana işkence ettiler, çok dövdüler. Böbreklerim zarar görmüş o darbelerden.”… Mîrili de taşıyamadı bu utancı, kendisini bir daha görmedim ve bir süre sonra Bursa’ya göç ettiğini duydum, çoğa varmadı, orada bir trafik kazasında hayatını kaybetti.
 
Madem başladım, o günlerin bir işkence olayını daha anlatayım bari. Azınlığın renkli şahsiyetlerindendi Fırıncı Hasan’ın Recep, 10 kardeşten biri. Dip komşumuzdu. Tütün ekiyordu, sonra baba mesleği olan fırıncılığa geçti, Kel Ali’nin fırınını çalıştırdı, son olarak Mimi’nin fırınını, Kırmahalle Camii’nde müezzinlik te yaptı, minareden ezan okurdu, benim de namaz kıldığım yıllar onun müezzinliği altında. Ama o en çok akşamcılığı ile bilinir, meyhanelerde ut çalar ve şarkı söylerdi. Ut çalmayı nereden öğrenmişti acaba? Yıllar 1982, bana muayeneye geldi, kendisine 4üncü karısı Ayşe refakat ediyordu. Ayaklarına baktım, ilerlemiş “diyabetli ayağı” (διαβητικό πόδι). Ben sormadan o söyledi: “-Ayaklarım nereden böyle oldu, biliyor musun İbram?” “-Söyle bakalım.” “-Bak, kimseye söylemedim. Ayşe ablan bile bilmiyor. İlk defa sana söyleyeceğim şimdi, seneler sonra. Kıbrıs çıkarması günleri, bir gece Fırka’nın önünden geçiyordum, yakaladılar. Bir arabaya bindirip götürdüler. Sonra dayak, dayak. Falakaya koştular, ayaklarımın altına vuruyorlardı. Ayaklarım o dayak yüzünden bu hale geldi.” Recep aga gizlediği bir sırrını bana açıklamıştı. Kendisini düzeltmedim, sustum. Fırıncı Hasan’ın Recep utancına onu herkesten gizleyerek dayanabilmişti.
 
Kırmahalle’de Filipupoleos caddesi boyunca 9 tane kahvehane vardı. Bir ikisinde en azından 10’ar kişilik savunma grupları oluşturup kahveleri kapamayalım diye bir öneri sundum, tartıştık ama gerçekleşmedi. Teröre karşı gelmek için başka girişimlerim de oldu, ama uzatmayayım.
 
Gece evde kapalıyken cadde boyunca nara atarak devriye gezen ve halkı terörize eden silahlı sivillerden yukarıya aldığım şiiri esinlenmiştim o zaman.
 
27.4.2020
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Sokağa Çıkma Yasağı, Batı Trakya, Azınlık, Cunta, Tarih, İşkence