İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIV

İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIV

  • İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIV

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
Rodoplu'dan öykülere devam
 
 
SADIK’TAN TAKIM’IN İÇİ DIŞI HERKESE HAKARET
 
Beni şoke eden olay, çok yakından tanıdığım bu üç arkadaşın, Sadık, Salepçi ve Rodoplu’nun, Ana Vatan adına Derin Devlet mekanizması tarafından bağımsız listede milletvekili adayı olarak tercih edilmelerinden sonra nasıl derhal canavarlaştıklarıdır. En çok Sadık, o en erken ve en çok canavarlaştı. Kendiliğinden mi? Talimatla mı?  Ve Derin Devletin gözdesi o olduğundan, bu davranış bozukluğunun talimatla ortaya çıktığına daha çok inanıyorum. Canavarlaşma konusunu daha sonra ayrıca anlatacağım.
 
Derin Devlet, Sadık’ı, her çeşit gafını, devirdiği nice çamları ve bir sürü haddini bilmez davranışlarını görmezlikten gelerek hep korumuş ve onun uğruna Dışişleri bürokrasisi ile çatışmaktan bile çekinmemiştir. Zira Sadık ve onun üzerinden Azınlık kendileri farkına varmadan Türkiye’nin bir “millî davasında” kullanılıyordu. Sadık işte bu “frenleri patlamış bir BMW” nitelik ve yetenekleri yüzünden seçilmişti, ama Yunanistan’a karşı. Ancak “frenleri patlamış bir BMW”, önüne ne çıkarsa çarpacaktı, Yunanistan yerine karşısına Türkiye bile çıksa ona çarpacaktı. Adamın Sadık olunca, gelişmeler kaçınılmaz bir biçimde o noktaya gelecekti. Ve geldi. Bizim “frenleri patlamış BMW”, önce azınlık mensupları ve Yunanistan derken, Türklere de çarpmaya başladı.
 
Sadık’ı manevî evladı gibi gören Tahsin Salihoğlu’ndan dinliyorum. O Tahsin ki, 18 Haziran Operasyonu öncesi grubuyla birlikte Sadık için bir baştan bir başa Türkiye’yi gezerek ülkenin tüm büyük gazetelerini ziyaret etmiş ve Batı Trakya davası ile ilgilenmeleri ve Sadık’ı öne çıkarmaları konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Dayanışma Derneği başkanı olarak İstanbul’dan binlerce kişiye telefon ederek, yerine göre rica ile veya tehdit ile bağımsız listeye ve Sadık’a oy vermeleri için uğraşmıştı. Türkiye’den parasız olarak pulmanlarla oy kullanmaya gelen seçmenleri örgütlemişti. Daha neler. «Sadık önceleri iyiydi. Ama sonraları kaçırdı. Elde ettiği başarısından kimseye borçlu olmadığına, onu kendi alın teri ve değeriyle kazandığına inandı ve ona göre bir davranış sergilemeye başladı. O noktada ipin ucunu kaçırmıştı.» İpin ucunu kaçıracağı daha baştan belliydi. 
 
Takım dışında olan ve rakip olarak gördüğü tüm kişilere hakaret etmiş ve çamur atmıştı.
 
Bu grupta en çok çamur attığı ve iftira ettiği kişilerden biri bendim, 12 yaşından beri birlikte olduğu arkadaşı. “Çok” derken, iftiranın sıklığını ve çeşidini değil de, ağırlığını kastediyorum. Üç veya dört kez beni yerli ve yabancı medyada çıkan demeçlerinde ve söyleşilerinde isim zikrederek veya açıkça ima ederek, “Yunan istihbaratı KİP’in ajanı” olarak adlandırmıştı. Ortada hiçbir tahrik yokken. Mübarek, sanki elinde Yunan istihbarat kadrosunun listesi vardı da oradan okuyordu, o rahatlıkla konuşuyordu. Yahu bir insan bu kadar ağır bir iftirayı bu kadar rahatlıkla nasıl telaffuz edebilir? Şaşıp kalıyordum, bu sözleri çok yakından tanıdığımı sandığım bir kişi söylüyordu. Önce çok öfkelendim tabiî. Bir yerde karşılaşsak vuracağım, Hasan İmamoğlu’nun yaptığı gibi. Ve daha birçok kişinin ona dayak atmak niyetine girdiği gibi. Şiddetten nefret eden bir insanım ama. Sadık, o kadar çok kişide kendisine dayak atmak arzusu uyandırıyordu ki. Hasan İmamoğlu’nda, Mehmet Emin Aga’da, Mehmet Müftüoğlu’nda, Hülya Emin’in kocası Kıbrıslı Fevzi’de, başkonsolos Hakan Okçal’da… Sonra öfkem geçti, işi dalgaya aldım. Bizim bağımsızlar, yalnız Sadık değil, diğerleri de cinnet geçiriyorlardı. Koca Kapı ve Derin Devlet, Azınlıkta herkese cinnet geçirtecek güçteydi.
 
Bir laf geçireyim müsaadenizle: İstihbarat servisinde ajanlık konusu. Bu kesimde deneyimi olmayan biri hiç böyle bir çamur atma işine başvurabilir mi?... 
 
Bir defasında bu iftirasından dolayı kendisini dava ettim. Mahkeme yoluyla terbiye etmeye inandığımdan değil. “Benim arkamda Türkiye var” diye Azınlığı terörize ediyor ve dokunulmaz olduğunu ilan ediyordu ya, ben de “arkasında kim olursa olsun, bakın ben korkmuyorum, siz de korkmayın” demek için dava ediyordum. İktidara yine PASOK gelmişti. Andreas Papandreu’nun en büyük yalakası gazeteci Spiros Karacaferis bir önceki iktidar döneminde 8 yıl hapis yemiş, Yunanistan’dan kaçmış ve Kıbrıs’ta yaşıyordu. Andreas, onu kurtarmak amacıyla basın suçları için genel af ilan etti, Sadık ta affın kapsamına girdi. Bu KYP ajanlığı konusunda mahkeme önünde çatışamadık, ama Yüksek Tahsilliler Derneği’nin genel kurulunda çatıştık. Daha o zaman olayı anlatmıştım, ama aradan 25 yıl geçtikten sonra kimsenin bir şey hatırladığını sanmıyorum, onun için ileride bir kez daha anlatacağım. Çok güleceksiniz.
 
Takım’ın önde gelenlerinden de kavga ve hakaret etmediği kimse kalmamıştı, Hasan Hatipoğlu, Mehmet Emin Aga, İsmail Rodoplu, İbrahim Şerif, Aydın Mehmet Arif, Ahmet Faikoğlu… ve en son başkonsolosun kendisi Hakan Okçal. Öyle ufak tefek değil, ağır hakaretler.
 
Örneğin, Hasan Hatipoğlu’na hakaretleri. Bu olayı hiç anlatmamıştım. Başkasından beklemeyin, Derin Devletin yalakaları böyle şeyleri hep gizlemeye çalışırlar. Hatipoğlu ki, tarihî AKIN gazetesinin sahibi, Takım’da hep baş rolde oynamış, en yaşlı ve en “kibar” üye ve eski milletvekili, ama oynadığı oyunlar yüzünden kendisine diş bileyenlerin de o kadar çok olduğu bir kişi, burnundan kıl kopartmazdı, ancak kimse de ona saygıda kusur etmezdi, “bağımsız listeler” (ve Sadık) için seferber olmuş ve gazetesini de seferber etmişti. Talimatla da olsa yaşına rağmen Sadık’ın davası için kaç kez yaz kış Selanik’e gidip gelmişti. Elimde bir kaset var, Sadık’ın bir seçim konuşmasından. Aralarında ne geçtiğini bilmiyorum, orada Hatipoğlu için «MORUUUK!» diye haykırıyor,  «70’ini geçmiş moruk, sen bana ne karışıyorsun! Sen 70’ini geçmişsin, ben daha 46 yaşındayım!», aynen. Azınlıktaki siyasî sürtüşmelerde kalite olduğu söylenemezdi, ama bu kalite ne ise hiç bu kadar aşağı düşmemişti. Ve Hasan abi bu hakaretleri gık demeden sineye çekmek zorunda kalsın, daha dün ortaya çıkmış bir kendini bilmezden, olacak şey değil. Ama ne yapsın, Sadık’ın arkasında dövlet gibi bir Derin Devlet.
 
 
BAŞKONSOLOSLA KAVGASI
 
Batı Trakya’ya Türkiye’den bir parlamenter heyet gelmiştir. Programda İskeçe’yi ziyaret vardır. Heyete başkonsolos ve Sadık ta refakat etmektedirler. Öğle yemeğinin Aga’nın evinde yenmesi kararlaştırılmıştır. Sadık itiraz eder. Aga’yla kavgalı olduğu için onun evine gitmek istememektedir. “Türk milletvekilleri benim misafirlerim olacak, onlara bir lokantada ben yemek vereceğim.” diye diretir ve Hakan Okçal’la kavga etmeye başlar. Sadık’ın Başkonsolosa karşı sarfettiği söz, o günler bana aktarıldığı şekliyle: Ben de seni buradan geldiğin köye sürgüne göndertmezsem bana da Sadık demesinler!”. Sadık böyle tehdit etmeye alışmıştı. M. Emin Aga’yla kavga ettiğinde de benzeri bir tehdit savurmuştu: Ben de seni ekmek yediğin kapıda (Koca Kapı) terbiye ettirmezsem bana da Sadık demesinler!” Kendine ne büyük güven değil mi? Azınlığın Atatürk’ü tayin edilmişti, artık o bir büyük liderdi ve konsolos monsolos kimseyi takmıyordu (!). Sonunda konsolosun dediği olur ve o gün Aga’nın evine yemeğe gidilir, Sadık ta tıpış tıpış onların arkasından. Bana anlatılanlar bunlar.
 
Ama Sadık tehdidini yerine getirmekte kararlıdır. Başkonsolosun Gümülcine’den kovulması için Atina’ya elçiliğe başvurur, Ankara’da Dışişlerine gider, TGRT kanalının programında kendisi söylüyor bunları. Dışişleri Sadık’la nasıl baş edeceğini bilememektedir, çünkü arkasında dövlet gibi Derin Devlet. Hakan Okçal’ın görev süresi tamamlanmış, Gümülcine’den ayrılması gerek, ama Sadık onu ben kovaladım diye ilan etmeye hazır. Dışişleri rezil olacak ve Sadık yüzünden başkonsolosun görev süresi bir yıl daha uzatılır (!).
 
Derken, Dışişleri ve Konsolosluk, kendisine bir ders vermek üzere Sadık aleyhinde bir linç girişimi başlatır, yıl 1994. Bu çerçevede Azınlık içinde Sadık aleyhinde açıklama çıkarmayan, onu kınamayan kimse kalmadı, ne gazetesi, ne kurumu, ne derneği, ne de azınlık şahsiyeti. O açıklamaların tümünü o dönemin basınından toplayıp ta yayımlamak gerek, ibret olsun diye. Sanırım Koca Kapı’nın Azınlıkta ilk linç girişimiydi, o zaman daha bu tabir uydurulmamıştı. Bu yakınlarda eski mebus Ahmet Mehmet Muncura’dan dinledim, o zaman kınamalı bir açıklama yayımlasın diye ona bile başvurmuşlar (!), baskı yapmışlar, ama kabul etmemiş. «Halt etmişsin be Amet! Sen de bir kınama yayımlasaydın, belki Kara Listeden çıkacaktın. Sadık’tan senin aleyhinde böyle bir şey isteselerdi ret mi edecekti senin gibi? Yoksa ona Muncura’ya 1 vur dediklerinde o sana 10 mu vuracaktı?»
 
Bana başvurulmadı. Ancak ben T.S.’ye şöyle bir not düştüm: «Bir gün Sadık’ı savunacak duruma geleceğimizi hayal bile edemezdik. Ama bu kampanyadan sonra artık onu savunmaya başlayabiliriz. Ve bunu bizden başka yapacak kimse çıkmayacaktır.»
 
Daha sonraki başkonsoloslardan birinin bana söylediği, Hakan Okçal’la kavgasından sonra: «Azınlık insanlarına Konsolosluğa gitmeyin» demeye başlamış, «Konsoloslukta bir işiniz varsa bana gelin, ben halledeceğim.»
 
Linç girişimi Sadık’ı bir süre tecrit etti, ama ırgalamadı. Zaten yalnız adamdı. Arkasında dövlet gibi bir Derin Devlet varken sırtı yere gelmezdi.
 
Şimdi ben bunları yazıyorum ve hatırlatıyorum diye birileri öfkeden sivilce çıkarıyor, bilincindeyim ve önlem almaya çalışıyorum. “Susturun şu Onsunoğlu’nu!” diye haykırdıklarını duyar gibi oluyorum. Ve Yunan adaletini kullanışlı aptal olarak gördükleri ölçüde hakkımda yeni davalar bekliyorum.
 
 
TELEVİZYONDAKİ O PROGRAM
 
Ve Sadık için geri sayımı başlatan 5/3/1995 günü TGRT’de o televizyon programı. Sadık orada Aga ile Faikoğlu’nu resmederek, onların Yunan ajanı olduklarını haykırıyor, “Belgeleri de burada!” diyerek elindeki dosyaları sallıyordu. İsmini söylemeden başkonsolos Hakan Okçal’ı kastederek, onun Yunanlılarla işbirliği ettiğini ihbar ediyordu. Bütün bunları Ankara’da Dışişlerine bildirmişti, ama söylediklerini ciddiye almamışlar ve gerekeni yapmamışlardı. Mehmet Emin Aga azledilmemiş ve İskeçe’de tayin edildiği liderlik görevini devam ettiriyordu. (Oysa Azınlıkta tek lider kendisiydi.) Faikoğlu aynı şekilde. (O da İskeçe’de bir başka liderdi.) Başkonsolos hâlâ Gümülcine’den uzaklaştırılmamış ve görevine devam ediyordu. (Oysa kaç defa onu Gümülcine’den alın, Yunanlılarla birlikte benim aleyhimde çalışıyor diye ihbar etmişti.) «Ne Dışişleri, ne Konsolosluk, ne de Aga ve Faikoğlu! Türklüğü ve Azınlığı bir tek o düşünüyor ve bu uğurda bir tek o mücadele veriyordu.», programı izleyenlerde böyle bir algı yarattı. (Ay bu Sadık Batı Trakya’yı kurtarmış, onu buraya getirsek Türkiye’yi de kurtarsa bari (!).)
 
Programdan bir ayrıntı, Aga’yla ilgili olarak. Dolaphan köyü sakinlerinin ana dilleri Pomakçayı konuştukları için öfkesini dile getiriyor ve Türkçeyi öğrenmemiş olmalarından Aga’yı sorumlu tutup onu görevini yapmamakla suçluyordu. Ona kalsa, Pomakçayı haritadan çoktan silmişti (!).
 
O canlı televizyon yayını Sadık’ı tanımayan herkesi şoke etti. En başta programa katılan Türkiyeli milletvekillerini, adamlar ne diyeceklerini, ne yapacaklarını şaşırmış görünüyorlardı. Bu yayından sonra nihayet Derin Devlet Sadık’ın terbiye edilmesi için yeşil ışık yaktı. Sadık için geri sayım başlamıştı. Bu geri sayımın sadece 5 ay süreceğini ve ölümüyle sonuçlanacağını kimse tahmin edemezdi.
 
 
İŞKENCE
 
İki ay sonra İstanbul’da bir otelde Batı Trakya konusunda bir etkinlik vardır. Bütün Takım oradadır, Sadık ta. Ve Derin Devlet tarafından nihayet Sadık’ın terbiye edilmesi kararlaştırılmıştır. Yalnız terbiye etmek mi, yoksa büsbütün silmek mi? Onu zaman gösterecekti.
 
Bir ara özel bir konuyu görüşmek üzere Takım üyelerini ve Sadık’ı otelin 6. katındaki bir odaya götürürler. Ben o odada olup bitenleri görgü şahidi üç ayrı kişiden dinledim. Her biri olayı değişik bir şekilde, daha doğrusu kendisini en çok ilgilendiren yönleriyle anlattı. Huyum değildir, “dibine darı ekecek gibi” sorular sormak. Bana anlatılanlarla yetindim, bir tek soru bile sormadım. Hasan Hatipoğlu’na sordum, ağzında geveleyip kesin bir şey anlatmadığı için. Kafamda birçok karanlık nokta var, ancak herhangi bir görgü şahidinin olayı tam olarak anlatacağına inanmıyorum, daha birçok sahte resmî tarihe denk düşmeyen olaylarda olduğu gibi. O olaylar kaydedilmeden unutulacak, hiç olmamış gibi. “Hatipoğlu sendromu” dedik.
 
Olayı bana ilk anlatan kişi, ismini vermeyeceğim, o otel odasında Sadık’a yapılan hakaret ve küfürler üzerinde durdu, çok ağır küfür ve hakaretler, sözlü işkence. Burada onları tekrar etmeye gerek yok. İşkence görmüş olan insanlar bilir, işkencecilerin işkence ederken nasıl küfrettiklerini.
 
Küfür olmayan sözleri özetleyecek olursak: «… Ulan sen hangi cüretle Ana Vatan’ın oradaki temsilcisine hakaret ediyorsun! Sen kendini ne sandın! Nankör! Ana Vatan sayesinde milletvekili olmadın mı? Sana kalsa bir bok mu olacağın vardı? Orada konsolosun karşısında hazırol vaziyetinde duracaksın! Anladın mı? Hazırol!...» Böyle devam ediyor.
 
Ve işin en dramatik noktası, bir ara işkenceci diyor ki: «Beni kızdırma, şimdi seni buradan 6. kattan pencereden aşağıya atarım, ondan sonra intihar etti derim!»
 
Bütün bunlar Takım üyelerinin gözleri önünde cereyan ediyor. «-Peki, hiçbiriniz, “Dur be Mustafa, yeter!” demediniz mi? Seyre mi baktınız?» «-Seyre baktık. Çünkü herkes defalarca Sadık tarafından hakarete uğramış, şimdi intikam alıyordu.» 
 
Mustafa dediğim, “terbiyeci-işkenceci” olarak seçilen Tokuç Mustafa, Hasanoğlu, Celal Bayar’dan agamız, geçen sene rahmetli oldu. Son seneler Gümülcine’ye gelip gitmeye başlamıştı. Bu gelişlerinde kendisiyle kaç defa oturup konuştum, bu Sadık’ı terbiye etme olayını sormak hiç aklıma gelmedi. Bir de ondan dinlemek isterdim. «-Aga, seni o işe kim görevlendirdi?»
 
 
HASAN HATİPOĞLU SENDROMU
 
Olayı bir de Rodoplu’dan dinledim, aşağıda anlatacağım gibi. Ayrıca Hasan Hatipoğlu’na sordum. Ama otelin 6. kattaki o işkence odasına Takım’dan kaç kişi ve kimlerin alındığını ve Tokuç Mustafa’dan başka işkencecinin bulunup bulunmadığını öğrenemedim. Rodoplu’nun anlatımına göre işkencecilerin birden fazla olması gerek. Emin değilim.
 
Size bir “Hasan Hatipoğlu sendromundan” (!) söz etmiştim: Düşman yararlanır ve sonra hain olarak suçlanırsın korkusuyla “millî bir sırrı” ifşa etme noktasına gelince anlatımının sekteye uğraması, dilinin tutulması, yazarken kalemin durması şeklinde ortaya çıkan bir psikolojik bozukluk, Batı Trakya Türküne özgü bir histeri çeşidi.
 
Hasan Hatipoğlu sık sık ve gerekli gereksiz bu histeriye yakalanır ve konuşuyorsa dili tutulur, yazıyorsa kalemi dururdu. Bu sendrom dünya psikiyatri literatürüne geçerse, Hasan abinin adıyla geçecektir (!).
 
-O gün o otel odasında ne oldu be Hasan abi?
 
-Yahu kim bu çöcük diye sordum. O gene kimmiş bilir misin? He-e?
 
-Sahi kimmiş be Hasan abi o çöcük?
 
-Kim olacak. Celal Bayar’da öğrenciyken AKIN’a gelip çalışmak istediğini söylemişti. O çöcükmüş meğerse. Allah Allah! O zamandan beri görmemiştim.
 
-Tokuç Mustafa derlerdi ona Kırmahalle’de. Ne yaptı peki bu çöcük?
 
-Kendisine biraz harçlık verip AKIN’da onu ayak işlerinde çalıştırdık.
 
-Onu sormuyorum. Sadık’ı nasıl terbiye etti?
 
-Nerden bilecen o çöcük olduğunu? Bunca sene sonra. Bak sen, bak sen!
 
-Ne oldu be Hasan abi, anlatmıyorsun.
 
-Eh be doktor şimdi sen de! Nesini anlatayım. Nahoş şeyler oldu be doktor. Üzüldüm.
 
Üzüldüm diyordu, ama bıyık altından gülüyordu.
 
-Rodoplu anlattı ama.
 
-O anlatır. Nasıl anlattı?
 
Ona köpek enceğine yapılan işkence benzetmesini anlatıyorum. Gülümsüyor.
 
-Demek Rodoplu öyle anlattı.
 
-Üzüldüm diyorsun ama olanlardan memnun görünüyorsun.
 
Gülmeye başladı.
 
 
RODOPLU’NUN KİNİZMİ
 
İsmail Rodoplu’nun ve GERÇEK gazetesinin bürosundayız. İçeride daha 5-6 kişi. Rodoplu anlatıyor, anlatımından kinizm taşarak. «-Hani köylerde kızanken yaptığımız şeyler. Köpek enceğine işkence etmek. Birçok kopartma kızan aramızda toplanırız. Ortamıza bir köpek enceği alırız. Biri ilk tekmeyi vurur, top tekmeler gibi. Encek vililim vililim yuvarlanır. Kimin önüne gittiyse, o da sırasıyla bir tekme patlatır. Encek vililim vililim yine yuvarlanır. İşkence böyle devam eder. Ha işte o gün Sadık’a öyle yaptılar.» Rodoplu bunları anlatırken yüzünden ne kadar üzüldüğü okunuyordu dersem yalan söylemiş olurum.
 
Sadık’la artık çoktandır görüşmüyor ve konuşmuyorduk. Kin güttüğümden değil, rast gelse yine konuşurdum. Ama ben Selanik’te çalışıyordum ve karşılaşmıyorduk. Tahsilliler Derneği’nin genel kurulunda karşılaşsak, ona yine hesap sorardım. Sonra, benim için sorun yoktu, ama onun için? Azınlık ölçülerine göre bana en ağır hakaretlerde bulunmuş bir kişi hangi yüzle konuşacaktı ki? Gerçi onun için böyle hassasiyetler pek geçerli değildi.
 
Terbiye operasyonundan sonra iki aylık ömrü kalmıştır. Nereden bilebilirsin ki? Gagası düşük ve yalnızdır. Dertleşeceği bir dostu da yoktur artık çevresinde. Zira çevresindeki tüm insanları gücendirmiş ve kendisinden uzaklaştırmıştır. O günlerde Ahmet Hacıosman’ın pozisyonu neydi, bilmiyorum. Ama Hacıosman’la (Mustafa Bacaksız’la da) Sadık’ın birlikteliği dost olduklarından değildi, talimat ve vazife icabı idi. Derin Devlet İstanbul’da oteldeki olayın duyulması için talimat vermemiş ve halkın Sadık’ın defterinin dürüldüğünden haberi olmamıştı. Dolayısıyla popülerliği devam ediyordu.
 
Bu son iki ayda halet-i ruhiyesinin nasıl olduğunu tahmin edebiliyorum. O olaydan sonra artık Sadık bile kendini toparlayamazdı. Birkaç tanıdığa artık siyaseti bırakmaya karar verdiğini söylemiş. Ardından Susurköy’deki o “şaibeli” trafik kazası.
 
 
“DERİN DEVLETİN KURBANLARI”
 
Şamil Tayyar, gazeteci, kitap yazarı ve AKP milletvekili, «PUSU –Derin Devletin kurbanları (2009)» başlıklı kitabında suikast eylemlerinde Türk MİT’inin uzmanlaştığı ve büyük ustalık gösterdiği alanın trafik kazaları olduğunu yazar. Faili olarak MİT’in gösterildiği trafik kazalarını ve bu kazalarda ölenleri sıralar ve inceler bu kitabında. MİT’e yüklenen kazalar arasında, Derin Devlet –Ergenekon örgütlenmesinin en ünlü çete başlarından Abdullah Çatlı’nın hayatını kaybettiği Susurluk kazası ile Sadık Ahmet’in öldüğü Susurköy kazası da vardır. Kitabın önsözünde Sadık’la ilgili şunlar yazılıdır: «Batı Trakya’daki Türklerin haklarını savunan Doktor Sadık Ahmet, Yunanistan’da Lozan Antlaşmasını tartışmaya açan isimdi. Hem Çatlı’nın yakın arkadaşı, hem de iddialara göre MİT’in kritik ajanlarından biriydi. Gümülcine’deki trafik kazasında hayatını kaybetti...»
 
Sadık’ın devlet çete reisi Abdullah Çatlı’yla yakın arkadaş olduğunu ve birlikte iş döndürdüklerini biliyorduk. Ama kritik bir MİT ajanı olduğunu bilmiyorduk, öğrendik. Böyle olunca, Derin Devlet, Sadık ve o dönem olup bitenlerle ilgili birçok karanlık nokta aydınlığa kavuşuyor. Şamil Tayyar’ın Sadık’ı MİT temizledi diye ima etmesine ben katılmıyorum. Bildiği şeyler olmasa bunları söylemez ama. Bana göre Susurköy tesadüfî bir kazadan ibarettir.
 
Ancak MİT’in yerinde ben olsaydım, doğrusu ben de Susurköy’den sonra Susurluk’u tercih ederdim.
 
Kitaba yapılan bir okuyucu yorumu, sanki Sadık’ın çevresindeki biri tarafından yapılmış, şöyle diyor: «Devlet, önce insanları şişiriyor, sonra da patlatıyor. Birilerini getiriyor bir noktaya, insanları takıyor peşine, kritik işler yaptırıyor, sonra da öldürüyor. Geride kalanlara olan.» Hizmet ettiği Derin Devletten şikayet edercesine, öbür dünyadan sanki Sadık’ın kendisi yazmış bu yorumu. Onun için MİT ve Derin Devlet için çalışanlar çok dikkatli olsun. Özellikle araba kullanırken. Sadık abiniz bakın ne diyor.
 
23.9.2018
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Yunanistan, Batı Trakya, Türkiye, Azınlık, Sadık Ahmet, Hakan Okçal, İsmail Rodoplu, Hasan Hatipoğlu, MİT