Tribute or requiem for Meshe? (Meşe’ye övgü mü yoksa ağıt mı?)

Tribute or requiem for Meshe? (Meşe’ye övgü mü yoksa ağıt mı?)

  • Tribute or requiem for Meshe? (Meşe’ye övgü mü yoksa ağıt mı?)

Sevmeyene sevdiremezsin, seveni ise bu sevdadan vazgeçiremezsin.
 
Rüyaya yatıp kâbusa uyanmak bu olsa gerek. Kelimenin tam anlamıyla gülümseyen yüzümüz dondu kaldı. Dudağımızın bir kıyısında donmuş tebessüm ile diğer kıyısındaki derin hüzün, Leonardo Da Vinci’nin “Mona Lisa” tablosunu kıskandıracak boyutta.
 
Kalesine penaltı kullanılan kaleci misali, hayallerimizin, umutlarımızın köşesine uzandık, ama onlar bizi ters köşeye yatırdılar, topu acı gerçeklerin köşesinden ağlarımızla buluşturdular.
 
Kurban edilmek üzere iken, Atina’dan elinde kâğıtla gökten birinin gelmesini (kanatları olması şart değil, uçakla gelse de olur) bekleyen İsmail’im! Haksız yere infaz edilmek üzereyken süvari birliğinin borazan sesini bekleyen masum bir kanun kaçkınıyım.
 
Diyorlar ya zat-ı muhteremler, nasıl olur yahu böyle bir yer Yunanistan’ın hiçbir yerinde yok, dünyada var mı bilinmez. Haklılar, burası u-topos’tur, dünya haritalarına baktığında göreceğin ülkeler, Savaş-istan, Katliam-ya, Vahşet Cumhuriyetleri’dir, UTOPIA diye bir yer göremezsin. Burası, hangi dinden olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun herkesin Persona Grata olduğu, sadece –adı hangi dinde ne olursa olsun– Azrail’in Persona Non Grata olduğu bir Oasis’tir.
 
Meşece anlaşır, Meşece güleriz, gökyüzünün gözyaşları sahildeki ayak izlerini yoğurduğunda, o izler Adnan’ın mı yoksa Andon’un mu, Şule’nin mi yoksa Sula’nın mı bilemezsin.
 
Bizler çok uzun yoldan geliyoruz. Kesir, Sarıyer, İmaret, Kurşunluk’tan kovula kovula buraya sıkışmış mozaik bir topluluğuz. Bir zamanlar nine-dedelerimizin torunları idik, şimdi çocuklarımızın ebeveyinleri olduk, çocuklarımızın da çocuklarını burada büyütmesi umudunu taşıyoruz.
 
Meşe, sonsuz bir ateştir; bizden önce yakılmış, biz söndükten sonra da küllerinden doğa doğa yanacak bir ateştir.
 
Meşe, anneanne-babaannelerin akşam banyosundan çıkan (saçları hâlâ ıslak) torunlarına ve komşu çadırdaki kızanlara da yetsin diye fazla yapılan yumurtalı ekmekler, langada çörekleridir.
 
Zat-ı muhteremler briket üzerine oturtulmuş tahta parçalarından oluşan çadırlarımıza otopsi yapacaklarmış. Oysa oradan ayrıldıktan sonra bedenen olmasa da manen birer kadavraya dönüşeceğiz.
 
Yüreklerimize, damarlarımıza, hafızamıza, gözlerimize vurmalılar neşteri; bak neler görecekler, neler! Damarlarımıza vurduklarında neşteri dalga dalga fışkıran masmavi denizi görecekler. Gözlerimize vurduklarında o deniz ile birleşen gökyüzünü. Yüreklerimize vurduklarında buram buram kokan sevda taşacak. Hafızamıza vurduklarında kökleri DNA’mıza kök salmış anıları görecekler.
 
Çadırlara değil de kökü bir çadırda, dalları, yaprakları diğer çadırda olan, ama gölgesi ve serinliği herkese ait olan, sevgiyle ekilip emekle büyütülen asmalara otopsi yapsınlar; ama dikkat etsinler, o asmalarda kızanların kahkahaları asılı!
 
Duygularımızı “uçuş modu”na aldık, sessiz sessiz, içimize içimize doğru akıtıyoruz gözyaşlarımızı. Bir kızana alınan pantul gibi hayallerimiz bir-iki beden büyüktür, önümüzdeki senelere de yetsin diye. Hayallerimiz kadar büyüktür hayal kırıklığımız.
 
İçilen kahvelerin hatırı mı, yoksa gökyüzünde yıldızların sayısı mı çoktur, çözülememiş bir muammadır.
 
Çadırı boşaltırken elime seccade geçti, almadım, çadırda bıraktım. Nasıl olsa son bir namazı kılınacak! Ya safları sıklaştırıp cenaze namazını kılacağız Meşe’nin, “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna “Çok iyi bilirdik” diye bağıracağız; ya da bayram namazını kılıp, namazı müteakip gösteriler için... “beyler pamuk eller cebe, fişenk parası!
 
 

İsmail Hasan


Ετικέτες: Batı Trakya, Yunanistan, Meşe, Gümülcine