Mutlaka!

Mutlaka!

  • Mutlaka!

Aynı zamanda yıllardır sıkı bir okurum da olan arkadaş soruyor: “Niye yazmıyorsun?”
 
“Yetişemiyorum” deyip geçiştiriyorum...
 
Oysa ikimiz de biliyoruz; mesele zaman meselesi değil. Kalemi elime alınca (veya klavyenin karşısına geçince) kafamdakileri yazıya dökmeye başlar başlamaz içimi bir karamsarlık, bir hüzün kaplıyor...
 
İkinci satırdan sonra yazdıklarımı tekrar okuyorum ve o karamsar satırlardan utanıyorum. O an kulaklarımda -6 yıl önce aramızdan ayrılan- sevgili Ayhan Can üstâdımın, karamsar bir şiirimi okuduğunda, o tok sesiyle bağırması yankılanıyor:
 
“Arkadaş! Şair misin, umudu aşılayacaksın! Karamsarlığa ödün vermeyeceksin!”
 
Gözlerim doluyor, “En iyisi yazmamak o zaman üstad!” diye mırıldanıyorum kendi kendime ve dostum Barış Tükeniş’in –sözleri bir diğer dostum İlker Mehmet’e ait olan– o şarkısını açıyorum, son ses:
 
“Yenildik kahrolası zamana.
Ne sevgimiz dürüst, ne sevgilimiz”.
 
*
 
“Düzenin çarklarına alet olmaktansa... prezervatif sat, onurlu yaşa” şiarıyla dört aydır büfede çalışmaya başladığımdan beri, dostlar, yoldaşlar sık sık ziyaretime geliyorlar, eksik olmasınlar.
 
Her muhabbettin orta yerinde koyu bir efkâr, korkunç bir yenilgi hissi, ağır küfürler. Dionisis Çaknis’in daha sonra siyasî makamlara yerleşmiş ve poposunu büyütmekle meşgul olan Politeknik Direnişi ayaklanmacılarını yerdiği “Kasım ’90” şarkısı sanki sanki bizim öykümüzü anlatıyor. Depresif bir melankoli içinde haykırıyor yoldaşım, Kılıç Anıtı’nı göstererek:
 
“Ha te bu kılıç da onlara girsin. Başka hiçbir şey de söylemiyorum!”
 
*
 
Ve tüm bu melankoli ve yenilmişlik hissi, Paul Eluard’ı götürdüğü yere götürüyor bizi de, kaçınılmaz olarak:
 
“Elde silah kalmamış neylersin
Neylersin karanlık bastırmış
Sevişmezsin de neylersin”
 
*
 
... ve tam yenilgiyi kabul etmiş, teslim olmuşken, hiç tanımadığım biri gelip karşıma oturuyor, bana hikâyesini anlatıyor:
 
Çocuk yaşta kaybettiği annesini, direniş sebebiyle tutuklanıp hapis yatmasını, uyuşturucu bağımlısı sevgilisini nasıl toprağa verdiğini, doğmadan kaybettiği çocuğunu, polis tarafından sürekli takip edilip tartaklanışını, bir eylem sırasında polis copuyla kırılan bacağını, açlık grevinde yitirdiği yoldaşlarını...
 
“Unutma, yoldaş”, diyor, “Lenin der ki: İnsan gerçek dostlarını felâket ânında tanır. Yenilgi yılları iyi bir okuldur”.
 
Ve kalkıp gidiyor, dimdik, parlayan gözlerinde umut, bedeni tepeden tırnağa inanç ve kavga, sol yumruğu havada...
 
“Neydi bu” diyorum, kendi kendime; “bir hülya mı?”
 
Sonra telefonum çalıyor, “Konuştunuz mu” diyor bir kadın sesi, “ona senden çok bahsettim”.
 
*
 
Başımı kaldırıyorum gökyüzüne: Bir çoban yıldızı...
 
“Henüz hiçbir şey bitmedi” diye bağırıyorum...
 
“Çay-kek keyfi” yapıp çimlerde yuvarlanan embesillere karşı, emeğin, umudun, direnişin ve aydınlanmanın o güzel yüzlü insanları kazanacaklar sonunda...
 
Mutlaka, ama mutlaka!
 
 
 

Mustafa Çolakali


Ετικέτες: Batı Trakya, Yunanistan, Deneme, Barış Tükeniş, İlker Mehmet, Paul Eluard, Ayhan Can