İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIII

İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIII

  • İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXIII

TARİHTEN BİR YAPRAK
 

Rodoplu’dan öyküler
 
 
“PEYGAMBERLERİ DE”
 
Facebook'ta tartıştığım arkadaşlara tartıştığımız konuyla ilgili “Azınlığın kinik feylosofu” dediğim İsmail Rodoplu’dan bir öykü anlatacağıma söz vermiştim. Rodoplu, 18 Haziran 1989 Operasyonunun “kahramanlarından” biridir. Anlatımı daha geniş tutarak, onun öykülerini, bir süredir ara vermek zorunda kaldığım “İLK KARA LİSTE’NİN DERİN NEDENLERİ 1987-96” dizisine dahil etmeye karar verdim.
 
kinik veya sinik (κυνικός): “ahlakî duyarlılık göstermeden kaba bir biçimde samimî olan ve rahatsız ettiğine bakmadan gerçekleri olduğu gibi söylemekten çekinmeyen”.
 
Yunanistan'da kinik politikacı olarak hep Konstantinos Miçotakis gösterilir.
 
 
Rodoplu'nun “Gerçek” gazetesinin bürosundayız, yılını hatırlamıyorum, tabiî 2000’lerden sonra. İçeride 5-6 kişi daha var, çoğu hacı hoca takımından. “Seçilmiş müftü” İbrahim Şerif te orada. Bir ara söz Sadık Ahmet’ten açıldı.
 
Rodoplu:
 
- Buraya Türkiyeliler geliyorlar. Anlatıyorlar, Sadık öyleymiş, Sadık böyleymiş. Sadık onu yapmış, bunu yapmış. Şöyle kahramanmış, böyle kahramanmış. Durun diyorum. Öyle değil. Onları Sadık yapmadı. Veya o dediğiniz şeyler zaten olmadı. Ooo, nasıl öyle konuşurmuşum! Ben bilmezmişim. Sadık öyle kahramanlıklar yapmış ki! Yok öyle şey diyorum. Hayır, o şeyler hep olmuş ve onları Sadık yapmış. Yahu diyorum, siz nerden biliyorsunuz? Ben biliyorum, çünkü ben Sadık’ın arkadaşıyım. Bu anlattıklarınız olurken biz beraberdik. Ve bunlar dediğiniz gibi olmadı, ya da hiç olmadı. Hayır! Ben bilmezmişim, onlar bilirlermiş... Kim yıkamış yahu bunların beyinlerini böyle?...
 
Sonra Rodoplu yan tarafta oturan İbrahim Şerif’e dönerek bütün kinizmiyle:
 
- Sakın peygamberleri de bize böyle yutturmuş olmasınlar?...
 
Bugünkü teokratik Türkiye’de bu yukarıdaki söz, hem Rodoplu’yu hem de beni gözaltına ve suçüstü mahkemesine götürür. Yunanistan’daki teokrasi henüz o kadar derin değil ve şimdilik korku yok.
 
 
“KİM YIKAMIŞ BU BEYİNLERİ?”
 
Rodoplu, Türkiye’dekilerin de, Azınlıktakilerin de beyinlerini kimin yıkadığını gayet iyi biliyordu. Ama cesareti ve kinizmi o soruyu sormaya kadar varıyor, yanıtını vermeye yetmiyordu. Direnmeyi ise hiç beklemeyin. Sonra, küçük bir pareya içinde arada bir ve nadiren arkası gelmeyen bu samimiyet ve kinizm patlamasından öte, Rodoplu, halk önünde hep Derin Devlet propagandasıyla tamamen özdeşleşmiş olarak ortaya çıkmıştır, Sadık’ın kahramanlıklarını överek. Özdeşleşmiş olarak ortaya çıkmaya MECBUR kalmıştır. Ne yapsın?
 
Devlet kavramının ilahlaştırıldığı ve denetleyici ve demokratik kurumların gelişmediği Türkiye gibi bir ülkede Derin Devletin neler yapabileceğini gösterir bizim Azınlıktaki Sadık Ahmet örneği. “Türklüğün yetiştirdiği büyük devlet adamı” (!!) olarak adına açılan caddeler, köprüler, hastaneler, okullar... ondan sonra nasıl beyin yıkanmaz. Şapçılı agam Mehmet Müftüoğlu bunları gördükçe kaygısını dile getiriyordu: “Hem de bu Sadık’ı Azınlığın Atatürk’ü yapacaklar!”, ve Koca Kapı’dan da buz gibi soğuyordu, yaşadığımız bu dolandırıcılık karşısında. “Derin Devlet öyle karar aldıysa, yapar kardeşim.” Azınlıktaki algı budur. Sen de mık diyemezsin, “Zaten bize bir Atatürk lazımdı, onu da Sadık için uygun görmüşler, Allah kabul etsin” diye boyun eğmenin ötesinde. Nitekim Sadık’ı Azınlığın Atatürk’ü yaptılar bile. Gerçi bugün Atatürk arka plana itildi, ondan vazgeçtik. O zaman düzeltelim, “Sadık, Azınlığın Erdoğan’ıdır”. Şapçılı agam sağ olsaydı, Erdoğan’ın ortaya çıkmasıyla Sadık yoluyla Atatürk’e yapılan hakaretin de durduğunu görünce yüreğine su serpilirdi.
 
Bütün bir Azınlık olarak “hayvan” yerine koyuluşumuzda en çok canımı sıkan nedir biliyor musunuz? Derin Devletin bugün bile kendisine biatı idame ettirmek için DEB ile birlikte Sadık’ın ölüsünü bile kullanması ve onlar aracılığıyla arada bir Azınlığı biat testine tabi tutuşu. Azınlığın yönetimi kirli işler uzmanı Derin Devletin elinde kaldıkça, Türkiye ile ilişkilerimizin düzelmesini ve Azınlığın huzura kavuşmasını hiç beklemeyin. Derin Devletin nefesini ensemizde hissettikçe Azınlıktaki huzursuzluk hep devam edecektir. Bu duruma uyum sağlayan omurgasızlar çıkacak ve çoğalacak, Azınlık toplumu daha da yozlaşacaktır. Bize çok iş düşüyor. Ve işimiz zor. Zira karşımızda bir devlet erkinin olanaklarını kullanan, maddi olanakları ise sınırsız ve istediğini elde etmek için her çeşit kirli ve ahlaksız yollara başvurmaktan çekinmeyen bir mekanizma var.
 
 
“MECBURUM”
 
İbrahim Şerif'in Rodoplu’yla benzerliği.
 
Bana emanet edilmiş olan bir şahsî sırrı ifşa etmek zorunda kaldığım zaman vicdan azabı duymadığımı ve bunu kolayca yaptığımı sanmayın. Fakat “millî ve tarihî” bir gerçeği desteklemek ve bize yutturulan bir yalanı ve propagandayı göstermek için bazen bu saygısızlığı da yapıyorum.
 
Bir gün, 24 Temmuz imiş, İbrahim Şerif’le yolda karşılaştık. Anatolia otelinin karşısında, pazar yerine giden yolun başında. Neredeyse koşar adım hızlı hızlı yürüyordu. Ben arabayla idim. Durup sordum: “-Ne o adaş hayrola? Ne bu telaş?” Bana tören için mezarlığa gittiğini söyledi. Biraz geç kalmış. Türkiyeli misafirler de varmış. Acele ediyordu.  Sonra dönüp dedi ki: “-Ne yapayım adaş. MECBURUM.”
 
Bunca yıl tekrar edilen “mecburum”, sonunda “memnunum”a dönüşmek zorundadır. Psikoloji kuralı.
 
 
ADAYLAR LİSTESİNDE SÜS SAKSILARI
 
Sadık’a Derin Devlet “mavi boncuk” verdikten sonra yanına ve arkasına da bir sürü insan taktı. Yanına verilen insanlardan en devamlıları ve en sadıkları iki kişiydiler, Ahmet Hacıosman ile Mustafa Bacaksız. Bu üçü, 1989’dan Sadık’ın ölümüne dek, tabir caizse, tuvalete bile birlikte gittiler. Bir ara Sadık, bir nedenle, ne olduğunu bilmiyorum, Bacaksız’ı da hain ilan etti ve bozuştular, ama kısa sürdü. Sadık’ın kalemi kuvvetli Bacakasız’a ihtiyacı vardı. Bu ikisinden başka daha onlarca kişi, talimatla Sadık’ın peşinden giden, peşinden gitmeye MECBUR olan onlarca kişi, isim vermeyeceğim. MİT'in bize çamur atmak için kullandığı ifadeyi ters çevirerek ben de onlar için kullanayım, çünkü zaman “intikam zamanı” (!). Derin Devletin Azınlık içindeki ve diasporadaki tüm kadrosunu Sadık'ın peşine taktılar. Ve üç kişiyi tamamlamak için aday listesine Sadık’ın yanına gerekli iki “süs saksısı” koydular, İsmail Rodoplu ile Sebahattin Emin Salepçi’yi. Tamam, Rodoplu her şeye ve dünden razı, ve MECBUR, ama Salepçi agam? Ana Vatan talimatı karşısında azınlık insanının nasıl iki büklüm olduğunu ve itibarsızlaştığını görmek beni kahretmiştir. Salepçi 18 Haziran 1989 seçimlerinde aday olmak konusunda “Hiç istemiyorum, ama MECBURUM.” diyordu.
 
Sadık, bizim Batı Trakya ağzıyla tam bir “pır delisi” ve Derin Devlet onun üzerine oynuyordu, onu bırak. Ama Rodoplu ve Salepçi zeki insanlardı, Türkiye’nin gizlemeden açıkça Azınlıktan bağımsız listeler kurdurmasını, kendilerini seçmesini, desteklemesini ve bu arada Azınlığı manipüle ve terörize etmesini hiç sorgulamadılar mı? Bu seferberliğin azınlık sorunlarıyla mücadele ile hiçbir alakası olmadığını görmüyorlar mıydı?
 
Salepçi ile Rodoplu’nun “saksı” olarak kullanıldıklarını herkes biliyordu, bir tek kendileri görmüyorlardı bunu. Seçim sonuçlarıyla nihayet ayakları suya erdi. Rodoplu boynunu büküp sustu. Salepçi’nin ekonomik bağımsızlığı vardı ve rest çekebilirdi, Konsolosluğa gidip dedi ki: “Bize adaylar arasında tarafsız olacağınıza dair söz vermiştiniz. Ama bütün konsolosluk mekanizması yalnız Sadık için çalıştı. Teessüf ederim!” Ve 4 ay sonra yapılan erken seçimlerde yeniden aday olmayı reddetti. Onun yerine İbrahim Şerif girdi listeye. O da hiç istemiyordu, ama MECBUR idi.
 
 
KİM DELİ, KİM AKILLI
 
18 Haziran 1989 seçimleri, Derin Devletin bağımsız listeler üzerinden büyük operasyonu. Gümülcine’den adaylar: Sadık, Rodoplu ve Salepçi. Bu üç arkadaş birbirlerini yakından tanır, ama ömürlerinde bir araya geldikleri yoktur, pareya yapmazlar, karşılıklı ziyaretleri yoktur, birbirlerinden hiç hoşlanmazlar. Bağımsız bir listede mebus adayı olarak bir araya gelecekler, bu durum fıkra olarak bile düşünülemez. Onları bir araya getirebilecek bir tek ilahi güç vardır: Koca Kapı.
 
Dahası da var. Üç aday seçim kampanyası boyunca can yoldaşı gibi birlikte hareket etti. Daha doğrusu diğer ikisi Sadık’a tahammül etti. Salepçi’nin Sadık’ın daha ilk “malakiasında” patlamaması mümkün değil: “HAYVAN!”… Türk ve asker olarak (!) ve komutanın emri altında hareket ederek mucizeler yaratacağımızı bir kez daha gösterdik.
 
Rodoplu anlatıyor: “-Sadık, gittiğimiz yerlerde konuşmaya kalkınca bağırıyordu: ‘Ben deliyim! Onun için benim ne yapacağım belli olmaz!’ O ben deliyim diye bağırdıkça dinleyiciler de alkışlıyordu. Sözü ben alınca düzeltiyordum. Çok şükür ben aklı başında bir insanım. Seçilirsem aklı başında işler yapmaya çalışacağım, diyordum. Ben deli değilim.”
 
Ama seçimlerde oyları Sadık süpürdü. Neden? Ana Vatan’ın–Derin Devletin iradesi öyleydi. İki seneden beri tüm mekanizma Sadık’a oy vereceksiniz diye beyin yıkıyordu. Türkiye medyası (yazılısı ve görseli, hele Batı Trakya’dan yeni seyredilmeye başlayan o Türk televizyonları), güdümlü azınlık basını, Türkiye’de ve Avrupa’da seferber edilen yüzlerce, burada binden çok azınlık mensubu, tümü bir tek Sadık için çalışıyordu. Rodoplu ve Salepçi’nin esamesi bile okunmuyordu.
 
 
DELİLİKLERİN DEVAMI
 
Anam, zaman zaman bazı arkadaşlarım için “psikoterapist” rolünü (!) üstlenmiştir. Bunlar arasında Halil Haki, İsmail Rodoplu, Refika Nazım, Mehmet Çolak, Sebahattin Salepçi ve Sadık Ahmet vardır. Ben Sadık’ın, ailesiyle birlikte anamı ziyaret etmeye ve bizim eve gitmeye başladığını öğrenince şaşırmıştım. Benim daha Gümülcine’ye dönmediğim kısa bir dönem, 1980 ve öncesi. Ben dönünce ziyaretler kesiliverdi, yani bizim evde ben Sadık’la hiç karşılaşmadım. Anam, yalnızca zeki bir insan değildi, zekasını kullanmasını da bilirdi. Azınlıktaki ve Türkiye’deki (Yunancasının kıtlığından biraz da Yunanistan’daki) aktüaliteyi yakından izlerdi. Azınlık basınını benden bile daha yakından. 70’inden sonra Refika Nazım’ın gazetesinde mahlasla makale yazdığını söyledikleri zaman gülmekten kırılmıştım. Başkalarını dinlemesini bilir, kendisini dinletmesini de iyi bilirdi. Anamla sohbetleri sırasında, ben buna “psikoterapi” diyorum (!), Sadık’ın anama emanet ettiği, onun da zaman zaman bana anlattığı birçok “sırlarını” ifşa etmekten kaçınmışımdır. Aşağıda anlatacağım bir tanesi askerlikten. (Benden erken ölürlerse, Rodoplu ve Haki hakkında da anlatacağım çok şeyler var (!).)
 
1974-76, ve daha sonraları, azınlık gençleri çok zor koşullarda askerlik yaptık, 32 ve 28 ay boyunca. “Türk casusu” gibi muamele gördük, hele biz okumuşlar. Sadık, izin alıp memlekete gelmek istemektedir, ama komutan izin vermez. Ne yapsın ne yapsın… Sağlık izni koparmayı düşünür. Hastalanması gerek. Ayağını kırmaya karar verir. Bir gün kocaman bir kaya alır ve var gücüyle ayağına indirir. Hikayeyi dinleyen anacığımın feryadı: “Sadık sen delisin!”
 
Anamla Sadık arasındaki sohbetlerde tabii benden de söz açılır. Anam ben siyasî olaylara ve azınlık mücadelesine karıştığım için başıma bir bela geleceğinden korkmaktadır ve bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunu söyler durur. “Ben politikadan anlamam. Bana var mı para kazanmak!”, Sadık bu sözü anamın benden şikayetlerine karşı söylemiştir.
 
Sadık’la ilgili anamdan dinlediğim birkaç öykü var. Bir tanesi beni çok güldürür, anlatmadan edemeyeceğim. Yıllar 1981, genel seçimler sonrası. Ben memlekete döneli iki seneye yaklaşmış, Sadık bize ziyaretleri o zamandan beri kesmiş bulunuyor. Anam, bir gün Partalcı İsmail’in dükkanına alışverişe girer, GÜNDEM’in eski bürosu. Biraz sonra Sadık görünür, kucağında oğluyla birlikte. Hal hatır, anam çoktandır görmediği yumurcağı okşar. Bu arada benden söz açılır, ne münasebetle bilmiyorum, ama Sadık’ın oğlu referans alınarak “İbram amcası ne yapıyor” gibilerden bir soru sorulur. Sadık hemen atılır, sert ve kınayan bir tavırla: “-Ne yapacak! Takılmış Doğancalı komünist Mustafa’nın arkasına!...” Tam Sadıklık bir tepki. Anam önce şaşırır, ama hemen kendine gelir ve yapıştırır. “-Mustafa komünist diye kusurluymuş mu be Sadık? Sen sünnetçisin. Gidip Mustafa’nın kusuruna bir bakıversene!” Sadık hışımla Partalcı’dan çıkar. Bir kere daha ikisi ne karşılaştılar ne de konuştular. (Kusurlu: Batı Trakya ağzında “iyi sünnet edilmemiş” anlamında bir alay sözü.)
 
devamı gelecek
 
16.9.2018
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Tarih, Sadık Ahmet, İsmail Rodoplu, Mustafa Mustafa, İbrahim Şerif, Sebahattin Emin, Batı Trakya, Azınlık