Öykü: Helallik

Öykü: Helallik

  • Öykü: Helallik

Bir gün Ahmet amca sabah erken çıkıp bankaya gitmiş; aylığının bir kısmını çekip elektrik ve su faturalarını ödemek için. Tam bankadan çıktığı sırada büyük, lüks bir araba ile genç bir kız karşıda durup seslenmiş.
 
 - Ahmet amca! Ahmet amca!
 
Hayırdır, demiş içinden ve cevap vermiş:
 
- Buyur kızım! Ne var?
 
Kız cevap vermiş:
 
- Ben İlhan Şenyaprağın torunuyum. Dedem uzun zamandır ağır hasta. Artık ölüm döşeğinde! Ömrünün son günlerini geçiriyor, ağrılar ve acılar içinde. Belki de son saatlerini yaşıyor. Ve günlerdir senin adını sayıklıyor. Seninle görüşmek, konuşmak istiyor. Lütfen gel birlikte bize gidelim. Ölüm döşeğindeki bir hastanın son arzusu diyebiliriz buna.
 
Ahmet amca şöyle bir irkilip derin bir nefes aldıktan sonra;
 
- Tamam ama ödenmesi gereken faturalarım var. Ve bugün son ödeme günü. Önce gidip ödeyeyim, sonra dönüşte uğrarım size.
 
- Lütfen Ahmet amca! O kadar vaktimiz olmayabilir. Ben sizi arabayla eve götüreyim, siz dedemle sohbet edin. Ben de gidip sizin faturalarınızı öderim.
 
Şöyle birkaç saniye duraksadıktan sonra:

- Tamam! Hadi gidelim o zaman!, demiş Ahmet amca.
 
Arabaya binip evin yolunu tutmuşlar kızla birlikte. Yolda sormuş kıza:
 
- Adın ne kızım senin? Ne işle meşgulsün? 
 
- Adım Seher. Amerika’dan yeni döndüm. Ucla üniversitesinde dijital marketing okudum. Doktora yapmak için İngiltere’ye gitmeyi planlıyordum ama dedemin durumu yüzünden askıya aldım şimdilik.
 
- Hayırlısı kızım, demiş Ahmet amca.
 
Bu arada eve varmışlar. Oldukça güzel, çok büyük bir arazinin ortasında sarayları andıran büyük ve görkemli bir evmiş.
 
Eski dostu İlhan’ın yanına vardıklarında gözlerine inanamamış. Hastalık yüzünden tanınmayacak halde imiş.
 
- Merhaba, geçmiş olsun!
 
Güçlükle, “Sağ ol” demiş, İlhan.
 
Seher araya girip, “Ahmet amca faturaları ver de gidip ödeyeyim siz dedemle sohbet edin” demiş ve faturaları alıp çıkmış evden.
 
İlhan başlamış anlatmaya:
 
- Hatırlarsın Ahmet! Sen şirketten genel müdürlükten atılınca senin yerine işe ben girmiştim. Bu iş sayesinde çok şeyler kazandım. Çocuklarıma çok iyi gelecek hazırlama imkânı buldum. Lâkin vicdan azabım beni kemirdi hep yıllardan beri. Patronun oğlu Kâzım ile çok yakın arkadaştık. Senin yerine geçmemi o teklif etti bana. Ben de şeytana uydum ve kabul ettim o vakit. Yani seni işinden eden bendim o zaman Ahmet! Lütfen beni bağışla! Hakkını helâl et! Helâl et ki huzur içinde ölebileyim!
 
Şöyle kısa bir süre sessizlik olmuş. Göz göze bakışmışlar sadece. Ahmet’in gözleri yaşarmış ve kısık bir sesle “Helal olsun hakkım” demiş.
 
İlhan sormuş:
 
- Sen neler yaptın? Yıllarca görüşemedik.
 
Ahmet başlamış anlatmaya:
 
- İşsiz kaldığım o günlerde çok zorluklar yaşadım. Kısa sürede borçlar boyumu aştı. Alacaklılarla saklambaç oynuyordum adeta. Yıllarca çalıştığım şirketimde genel müdürlüğe kadar yükselmişken, aniden işten atılmamdan ötürü yolsuzluk falan yaptığımı zannedip başka şirketler de işe almadılar beni. Ben de bir süre seralarda çalışıp borçları ödeyebilmek için Hollanda’ya gittim. Ama her şey ters gitti ve yıllarca orada domates bahçelerinde çalıştım. Ben gittikten birkaç ay sonra eşim bir kaza geçirdi. Karşıdan karşıya geçerken bir araba çarpmış. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırmışlar. Çarpan kaçmış, hiç bulunamadı. Ben hemen döndüm, bir süre hastanede kaldım hep refakatçi olarak. Kazada eşimin karaciğeri büyük hasar görmüştü ve karaciğer nakli gerekiyordu. Ve nakil için de çok para gerekiyordu. Bende eşimi o zaman 17 yaşında olan kızıma emanet edip tuttum yine Hollanda’nın yolunu. Ameliyat parasını toplayıp eşimi kurtarmaktı tek istediğim. Ancak başaramadım. Dört ay dayanabildi rahmetli... Parayı biriktirmeye yetiştiremedim! Döndüm. Cenazeyi kaldırdık... Kızımla baş başa kalmıştık. O zor günlerde birbirimize destek oluyor ve teselli veriyorduk. Annesi kaza geçirince lise ikide okulu yarım bırakmıştı kızım. Onu okuluna geri gönderip tahsilini tamamlaması için ikna ettim. Gidip öğretmenleri ile konuşup tekrar ikinci sınıftan kaydını yaptırdım. Okuluna döndüğü ilk gün gitti ve eve dönmedi. O gün ve gece sabaha kadar onu aradım. Sonraki sabah okula gidip orada bekledim.  Gelmedi... Sınıfına gidip öğretmenlerine sordum önceki gün sınıfa hiç girmemiş. Okulun karşısındaki pastaneye fotoğrafını gösterince çalışanlardan biri tanıdı. Dün sabah bir delikanlı ile birer kahve içtiler ve arabaya binip uzaklaştılar dedi. Uzun boylu kumral bir genç dedi. Yıllar oldu başka ne haber aldım ne de bir izine ulaşabildim ne kadar arasam da...
 
İlhan yaşlı gözlerle sordu:
 
- Peki oğlun? Bir de oğlun yok muydu senin?
 
- O kurtardı kendini, diye cevap verdi Ahmet. Annesi kaza geçirince onu teyzesinin yanına gönderdik almanyaya. Şimdi orada lokanta işletiyor. Ama bana küs. Onu on üç yaşında gurbete gönderdiğim için affetmiyor beni. Ama olsun! En azından iyi ve rahatı yerinde.
 
İlhan iki gözü iki çeşme hıçkıra hıçkıra gözlerine baktı Ahmet’in.
 
- Ahmetim affet beni! Söyle ne yapabilirim! Ne istersen dile benden!
 
Ahmet cevap verdi:
 
- Bana ne versen kaybettiklerimi geri veremezsin ki! Sevdiklerimi! Yıllarımı! Hayatımı...
 
- Affet beni, affet Ahmetim!
 
- Ben affetsem de Allah affeder mi acaba! Hadi bana müsaade. Allah şifa versin!
 
Ahmet kalkıp uzaklaşmış yanından. Tam evin kapısından çıkarken Seher dönüyormuş. 
 
- Ne oldu Ahmet amca, gidiyor musun?
 
- Evet kızım, ödedin mi faturaları?
 
- Evet ödedim. Yürüme, gel götüreyim arabayla.
 
- Yok sağ ol, çok teşekkür ederim. Hadi kalın sağlıcakla, Allah acil şifalar versin dedene...
 
- Sağ ol Ahmet amca, yine bekleriz!
 
 
 

Nihat Hüseyin


Ετικέτες: Batı Trakya, Edebiyat, Öykü