SKAY tv’nin videosu

SKAY tv’nin videosu

  • SKAY tv’nin videosu

3
 
İLHAN’IN AÇTIĞI DAVALARDA TAHRİFAT BOLLUĞU, VE YALNIZ O DA DEĞİL
 
Önce üç amatör gazeteci aleyhinde ilk dava bombardımanı gerçekleşti, öbür gazeteci Evren Dede’yi ise Levent Sadık Ahmet yetişip mahkemeye vermişti. İlhan ile Levent, demek, azınlık gazetecilerine açılan davalarda da beraber. Levent’in İbram Onsunoğlu’na gönderdiği ihtarnameden sonra onun hakkında da dava açması bekleniyor. Sağlık olsun.
 
İnternet sitelerinde gazetecilik yapıp ta son iki yıldır haklarında dava açılmaya başlayan dört azınlık mensubunun ortak yönleri nelerdir? Dördü de özgür ve bağımsız olup, Derin Devletin denetimi altına girmeyi ve emirlerine biat etmeyi reddediyorlar. Onun tarafından finanse edilmiyorlar. Demokrattırlar, liberalden solcuya kadar, anti-şöven ve anti-milliyetçidirler, fakat azınlıkçıdırlar, her biri kendine göre farklılık göstererek. Azınlığa dayatılmış olan Erdoğan rejimi totalitarizmine karşı direnmekte ve ona muhalefet etmektedirler. Azınlıkta direnen yegâne gazetecilerdir. Laf aramızda, Azınlık verileri ve koşulları için dört muhalif blog yazarı çok görünmektedir. Bu durum ayrıca rahatsız edicidir. Bu tavırları yüzünden, Derin Devletin 2015 yılının ortalarında başlayan ikinci faaliyet ve azınlık nüfusunu terörize etme döneminde Erdoğan rejiminden birçok ve çeşitli yaptırımlara maruz kaldılar. Şu gibi yaptırımlar: İnternet sitelerine Türkiye’de erişim yasağı, kendilerine Türkiye’ye giriş yasağı, yerel kadrolardan çamur ve “linç” girişimleri, damgalama, sosyal ve ekonomik ambargo. Son hedef, siteleri kapatıp, onları yazmayı ve rahatsız etmeyi terk etmeye mecbur etmekti. Sonunda bu yaptırımların yukarıdaki hedeflere ulaşmaya yetmediği ortaya çıktı.  Ardından davalar geldi. Rakibi etkisiz kılmanın en sonuca gidici yol olduğu kanıtlanmış olan davalar.
 
Davalarla ilk bombardımandan sonra, mebus, bağımsız azınlık gazetecilerini daha başkalarıyla da tehdit ediyordu. Nitekim hiç önemsiz bir bahaneyle Çolakali ve Sıcakemin hakkındaki ilk davaları ikincileri izledi, aynen benim hakkımdaki iki davada olduğu gibi. Bu olay, yeni davalar açmak için pusuda beklediğini ve bekleyeceğini kanıtlıyordu. Özetle mebus İlhan Ahmet Azınlıkta gazetecilik yapanlar ve basın özgürlüğü için TEHLİKELİ bir kişi halini almış bulunuyor.
 
İlhan’ın ifade özgürlüğüne karşı saldırganlığını savmak, Erdoğan’ın ülkesinde basın ve ifade özgürlüğü kesiminde neler olduğunu göz önüne aldıktan sonra artık “azınlıksal görev” ve acil ihtiyaç halini aldı. Zira Azınlık olarak Türkiye’ye benzeme konusunda bir otomatikleşme (daha doğrusu bir zorlama) söz konusu. Bazı kişilerin bu otomatikleşmeyi harekete geçirmeyi üstlendikleri anlaşılıyor. Bu çabada Yunan adaletine dayanmak istemeleri ise işin oksimoro yanı ve büyük cüret, kendi güçlerinin hiç olmazsa bazı kişiler için buna yetmediği anlaşılınca. Öbür yandan tarihen kanıtlanmıştır ki, Türkiye’deki faşizm bizim Azınlığa katlamasına yansımaktadır. Burada Azınlıkta çoğu kez Türkiye’nin kendisinde olanlardan daha kötü şeyler olmakta, ama ses çıkmadan ve Çoğunluğun haberi olmadan.
 
Şimdi burada mebus İlhan Ahmet’in taktiğini ifşa etmek amacıyla, savcılığa sunduğu suç duyurularında dava ettiği üç kişinin metinlerini, özellikle Mustafa’nın, nasıl bilinçli olarak ve düzenli ve kaba bir biçimde tahrif ettiğini ifşa edeceğim. Bununla, kendisinin keyfî yorum ve dayanaksız tefsirlerinden  ortaya çıkan ağırlaştırıcı ek kanıtlarla iddianameyi zenginleştirip, şahsı hakkında yazılan eleştirilerin besbelli suç oluşturabilmesi ve gazetecilere hüküm giymeyi sağlamayabilmesi amacını gütmektedir. Ve bu oldukça üstünkörü bir biçimde yapılmaktadır, ek kanıt ve yorumların inandırıcı olup olmadığına, yani dava konusu metinle ilişkilendirilebilir mi yoksa muallakta kalıp uyduruk gibi mi göründüklerine pek dikkat edilmeden.
 
Büyük kendine güven ve büyük cüret. Bunlar nereden kaynaklıdır, bilemiyorum. Mebus ve avukat olma özelliği, böyle sıfatları olmayan vatandaşları adalet yoluyla ona ezme imtiyaz ve hakkını mı vermektedir? Siyaseten bunu amoralizm olarak adlandırabilirim. Hukuken nasıl adlandırılır bilmiyorum, ancak benim anladığım kadarıyla, uyduruk kanıtlarla adaleti aldatma çabasına benzediği iddia edilebilir. Böyleyse, o zaman söz savcının. Soru soruyorum. Kötü niyetli bir kişiden, üstelik meslek gereği yargı meselelerini iyi döndüren birinden insan, bir basit vatandaş, nasıl korunabilir?
 
Önce Mustafa Çolak hakkında açtığı ilk davayı şöyle bir “taraktan geçireceğim”.
 
Bir ilk tahrif: İlhan, savcılığa şikayetinde Çolakali’yi kavga konusu makalesinde şunları yazdığını ihbar ediyor: «… daha önce sözü edilen kadın meslektaşımla onun rızası olmadan bile gayriahlakî bir şekilde sarmaş dolaş oluyormuşum…». Gerçekten bu ifadeler gazeteciyi beni MÜTECAVİZ -IRZ DÜŞMANI olarak gösteriyor diye suçlamaktan ne kadar uzakta bulunuyor? Adamın abartmakta ve tahrif etmekte üstüne yok.
 
Çolakali’nin makale metninde hiçbir yerde mebusun böyle hareketlere başvurduğundan asla bahsedilmiyor, böyle bir şey ima bile edilmiyor. Tamamen keyfî bir fikir, hayalinden uydurduğu bir şey ve açık ve bilinçli bir tahrif ürünü. Daha da ileri gideceğim: Tam bir yalan. Ve dava dosyasına girdiği için, uyduruk bir delil. Nasıl bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu anlamanız için, makalenin bu keyfî ve dayanaksız sonucun çıkarılmasına muhtemelen yol açan bölümünü karşılaştırma yapmanız için önünüze sunacağım.
 
Ancak olayları baştan alalım. Meclis salonunda bir tartışma yürütülürken, mebus İlhan Ahmet’in bir kadın meslektaşının budunu okşarken gösteren ve artık meşhur olan o video, SKAY tv’nin bir mizah programında yayımlanmıştı (Mart 2017). Olaylar buradan başladı. SKAY tv tabiî okşamaya duygusal ve erotik bir niyet yükleyip durumu ona göre satirize ediyordu. İnternette ararsanız bu videonun aradan 18 ay geçtikten sonra bugüne dek bazı blog’larda hâlâ dolaşımda olduğunu göreceksiniz, hele bir tanesinde şöyle bir tahrik edici başlıkla «İlhan Ahmet ile K. M.’nin Meclis içinde oynaşırken sarmaş dolaş halleri» (Başlık mizahî değil, ciddi. Ve mebus, sıkarsa, o blog’u da dava etsin.).
 
Bu video yüzünden azınlık kesiminde ortaya çıkan gürültü ve tepkiler münasebetiyle Mustafa Çolakali bir siyasî makale kaleme aldı, «Hacı dediğin elin kadınının baldırını avuçlar mı?» başlıklı, makale BARİKAT sitesinde yayımlandı, yayına tartışma konusu videonun linki de eklemişti. Ve İlhan Ahmet tarafından dava edildi, hem video hem de makale için. Makale başlığının azınlık kamuoyunun videonun içeriğine gösterdiği tepkiler ve ona refakat eden alaylı yorumlar arasından seçilmiş olduğunu da vurgulayalım. En çok dikkatimi çeken bir tanesi: «İşte şimdi şu slogan haklı çıkıyor: Meclis denilen kerhaneyi, ateşe verin, ateşe!» Ben de bir tane yazdım: «Erkekler! Kıskançlıktan çatlayın!» Mizahî, ironik yorumlar, ve iğneleyici, ancak birçok ahlak hocalığı yapan yorumlar da vardı.
 
Aynı makale nedeniyle, Mustafa, davayla ilgili bir dayanışma kampanyasının ihtiyaçları için onu yeniden yayımlayınca ikinci kez dava edildi, ilk dava askıda ve söz konusu metin sitede yayımda iken. Yeni davalar açmak için mebusumuz bahane arıyor. Eh bu kadar kin ve nefrete de pes doğrusu!
 
Nisan 2018’den beri sitenin sorumlusu olarak ikinci davada sel beni de önüne aldı. Böylece Mustafa’nın makalesini kendi makalem imiş gibi savunmak zorundayım. Şimdi ben de bu makale dizisinin ihtiyaçları yüzünden söz konusu makaleyi yeniden yayımlayacağım için mebusumuza aynı metin yüzünden beni dava etmesi için üçüncü bir fırsat daha vereceğim. Bu arada söz konusu makalede mebusa iftiralı hakaret diye bir şey yok. O, yalnızca İlhan’ın hayalinde ve tahrifatlı yorumlarında var.
 
İlhan, laf kalabalığından ibaret suç duyurusunda hiçbir yerde dava konusu makaleden bir bölüm alıp ta “işte bu yalan ve iftiradır” diye gösteremiyor, belirsiz şeyler söylemekten ve uyduruk bir sözde iftirayı desteklemek için inanılmaz tahrifata girişmekten başka. Mustafa’nın onu yabancı gizli servislerin adamı (!) olarak adlandırmış olduğunu iddia ettiği gibi, yalanların en büyüğü, ancak hastalıklı bir hayal gücünün üretebileceği, ve cezalandırılmayacağı konusunda anlaşılmaz bir kendine güven duygusu olan kişinin iddia edebileceği. Fakat önce videoyu analiz edeceğiz, makalenin metnine daha sonraki yazılarımızda döneceğiz.
 
Video konusunda İlhan’ın iddialarına göre, videoda gerçek olmayan bir olay gösterilmekte, erotik okşama tesadüfî bir dokunmadan başka bir şey değil ve hedefli bir hareket hiç değil ve tüm video böyle şeyleri seyretmekten hoşlanan halkı güldürmek için mizah uğruna müdahale edilmiş ve montaja uğramış bulunmaktadır. İlhan’a göre bütün bunları anlamak o kadar kolay ki, yani video montaja uğradığı için gösteriye sunulan olayın gerçek olmadığının, dokunuşun erotik bir niyet taşımayıp tesadüfî olduğunun, mizah uğruna malum şekilde gösteriye sunulmuş olduğunun anlaşılması o kadar kolay ki, her değişik görüş kötü niyetten ileri gelmekte ve iftiradan ibarettir.
 
Videoyu görenlerden İlhan’ın iddialarına inanacak bir kişinin bile çıkacağını sanmıyorum, ama bu tavrını anlayışla karşılayacak birçok kişi çıkacaktır kuşkusuz.
 
İlhan’ın süçüstü yakalanınca ve çıkarına yaramayan bir gerçeği kabul etme dobralığını gösteremeyince, sık başvurduğu anlaşılan bir “panik hali savunması”. Bundan birkaç ay önce yine aynısı oldu, Meclisteki bir konuşmasında Erdoğan’ın Trakya ziyaretini ziyaretten birkaç gün sonra ve adını zikretmeden kınadığı zaman. «… Hiçbir kötü niyetli kişiye gelip te yukarıda Trakya’daki durumları sorgulama hakkını vermemeliyiz.»
 
Bu kınama Meclis salonu veya en çok çoğunluk unsuruyla sınırlı kalmaya aday olduğu için, Erdoğan’ın kınanmasını içeren bu bölümü Türkçeye tercüme edilmiş olarak Azınlığa dağıttığı konuşma metninden çıkarmıştı. Ancak bir kişi oyunu farkedip duyurdu. O zaman ben de yazdığım bir metinle 4 azınlık milletvekilinden en Erdoğansever olanın çelişkisi ve ikidilliliği ile alay ettim. Tepkisi öfke dolu oldu, video konusunda iddia ettiği aynı şeyi söylüyordu, yani Erdoğan'ı değil de nazi partisi Altın Şafak’ı (!) kastettiğini anlamamış olmam mümkün değildi, o halde tamamen kötü niyetle hareket edip ona sıkılmadan iftira atıyordum. İlhan için ne yazık ki Altın Şafak bile kendisinin kastedildiğini anlamamıştı. Tarif tam da Erdoğan’a denk gelirken, Altın Şafak’ı kastettiğini iddia ettiği safdil gerekçeyle gülünç duruma düştüğünü anlamıyor görünüyordu.
 
SKAY’ın videosuyla da aynısı oldu. Bu videoyu BARİKAT sitesinde yayımlamakla ona iftira etmiş olduk ve bizi dava etti. Ama onu ilk seyirciye sunan ve hepimizin kendisinden aldığımız SKAY’ı değil. SKAY’ı dava etmiş olsaydı Atina’da rezil olacaktı. Ve tv kanalı için çeşitli hafifletici sebepler bulup onu affetme yoluna gidiyor. 
 
Video konusundaki şakalar ciddi bir şekil alınca, ben de bir ayrıntı gözümden kaçıp hata yapmayayım diye onu oturup 10 defadan fazla seyrettim. Bunun üzerine «mesulen ve halk önünde beyan ederim ki…»:
 
- videodaki olay gerçektir
 
- tesadüfî bir dokunma değildir, hedefi belirli bir harekettir
 
- yanında oturan kadın milletvekilinin buduna dizinden başlayıp yukarıya doğru uzanan tam bir okşama söz konusudur
 
- kadın rahatsız olup tepki vermektedir, budundan eliyle İlhan’ın elini iterken sanki ona «Ne yapıyorsun be hoyrat! Kameralar var!» demektedir
 
- hafifletici bir sebep, belki de mebus bir an için Meclis salonunda bulunduğunu ve orada her şeyin kameraya alındığını unutmuştur
 
- kadın yerinden kalkıp İlhan’a daha yakın olacak şekilde yeniden oturur, muhtemelen onu azarlamak ve benzeri bir hareketi tekrar etmemesi için kontrol etmek amacıyla
 
- SKAY’ın videosunda budun okşanması iki kez daha tekrar edilmektedir, vurgu yapmak ve süreklilik vermek amacıyla, videodaki yegâne müdahale budur
 
- fakat tv kanalı, yanlış anlamalara yer vermemek için, müdahaleli versiyonun hemen ardından tek hareketli okşamayı gösteren gerçek versiyonu oynatmaktadır.
 
Bunlardan başka iki aktörün beden dili de İlhan Ahmet’i yalanlamaktadır. İlhan, bu iddia ettiği şeylerle bizi aptal yerine koymakta, ancak en kanak bir kişiyi bile ikna edememektedir.
 
10/9/2018
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Batı Trakya, Yunanistan, Türkiye, İlhan Ahmet, Katerina Marku, Mustafa Çolak, Basın Özgürlüğü