MİKROP

MİKROP

  • MİKROP

Aşağıdaki yazı bundan tam 2 ay önce yazıldı ve TİKEN’de yayıma verildi. Ama yayımlanmadı. Yazının konusu olan MİKROP tabirinin İlhan Ahmet’in Mustafa Çolak aleyhindeki suç duyurusunda ve görüşülen davada içerilmediğini sanıyordum. Yorumu bu veriyle yazmıştım. O ise suç duyurusunda varmış, sonradan keşfettim. Ona göre bir düzeltme yaptıktan sonra yayımlansın dedim. Sıkışık günler yaşadık, bir türlü elim ermedi.
 
Bu arada Azınlıktaki basın özgürlüğüne saldırılar devam etti. Ve devam edecek. Azınlık Türkiye’ye benziyecekse, basın özgürlüğü konusunda da benzeyecektir. Azınlıktan daha hiçbir gazeteci, hiçbir blog yazarı hapiste değil ve bu hal kabul edilemez. Biat etmemiş tüm özgür kalemleri susturuncaya ve içeri tıkıncaya kadar gayret edilecektir. Hiç şüpheniz olmasın. Türkiye’de kaldırılmışsa, Azınlıkta da özgür basın, özgür media düşünülemez, kaldırılmalıdır.
 
Mebus İlhan, “Hacı dediğin elin kadınının baldırını avuçlar mı?” başlıklı makalesi yüzünden Mustafa Çolak’ı dava etti ve Çolak “iftiralı hakaret” (συκοφαντική δυσφήμηση) nedeniyle 12 ay hapis yedi (19 Mayıs 2018). Eğri oturduk doğru konuşalım, bana göre makalede hiçbir “iftiralı hakaret” yok. Dava, ikinci derece yargıya istinafa taşındı. Mahkemelerin nasıl işlediği konusunda bir deneyim kazandıktan sonra istinafta İlhan’ın iddialarının bir laf kalabalığından (φλυαρία) ve makalede yazılanları tahrifattan öte geçmediğini kanıtlayacağız inşallah.
 
Şimdi İlhan aynı yazı için ikinci suç duyurusunda bulunmuş. Zira o yazının Yunanca çevirisi Mustafa Çolak’a dayanışma için açılan kampanya metninin altına eklenmiş ve sitede duruyormuş. “Oradan onu niye kaldırmadın, ben de seni dava ederim” diyor. Ve aynı metin yüzünden ikinciye dava ediyor. Büyüteçle bahane arıyor bizim mebus, “kaşınıyor”, Mustafa’yı mahkum ettiremezse bile meşgul edecek ve masrafa sokacak. Mahkemeler onun sahası, seni burada terbiye edecem ve susturacam demek istiyor. Adaşı ve dostu gazeteci İlhan Tahsin’in mahkemede bize deyip kaçtığı gibi, “Mebus hepinizin ayağınızdan donlarınızı alacak!”, tazminatları kastediyordu anlaşılan. Μustafa’nın donunu zaten aldı sayılır.
 
TİKEN sitesinin kurucusu ve sorumlusu Mustafa Çolak’tır. Kovuşturmanın asıl hedefinin benim olduğumu biliyoruz. Hiç olmazsa ben kendim bunun bilincindeyim. Azınlık üzerindeki Derin Devlet erkini ifşa ettiğim için hedefte olduğumun bilincindeyim. 1989’daki gibi değil Derin Devlet, şimdiki daha cüretkâr ve saldırgan. Hedef koyduğu insanları yabancı ülkelerden bile kaçırıyor baksanıza, mafyadan farkı yok... Nitekim ilk davayı İlhan’dan yedik. Kendim için değil, onun saldırılarına karşı iki blog yazarını, Mustafa ile Kamil’i, ve Azınlıktaki basın özgürlüğünü savunurken. Mustafa’nın ekonomik kapsamı nedir ki, yarım davalık, ve ilk davada tükendi. Sitenin sorumlusu olarak o da benimle sürüklenecek. İkinci dava bana Levent Ahmet’ten gelecek-geldi, sitenin sorumlusu olarak Mustafa’yı da sürüklüyorum. Bunun üzerine sorumlu kişi yerine benim adımın yazılmasını kararlaştırdık. İkimiz birden suçlu sandalyesine oturmayalım, nasıl olsa buradan öte oraya ben oturaduracağım. Ama yine de kurtulmadık, İlhan’ın Çolak’a açtığı ikinci davada sitenin sorumlusu olarak ben de suçlu sandalyesine oturacağım. Böylece şimdilik sırtımda üç dava oldu, arkası gelecek, arkamı yere getirinceye kadar. Yunan vatandaşı olduğum için Türk Derin Devletinin elinden kurtulurum gibi bir his vardı içimde, galiba yanılmışım. Şimdi aynı makaleden ben de sanık olduğum için Mustafa Çolak’ın bu makalesini kendi makalemmiş gibi savunmam meşrulaştı.
 
İlhan’ın benim aleyhimde suç duyurusunda bulunurken ona iftira ediyorum diye gösterdikleri arasında iki blog yazarının metinlerini tahrif ettiğini söylemiş olmam da var. Ben de neleri nasıl tahrif ettiğini birer birer burada göstereceğim. Her tahrife bir yazı adayarak. On (10) tahrifat ve on yazı yeter sanırım. İlhan da doysun, siz okuyucular da doyun. Ve tahrifat nasıl olurmuş cümle alem görsün.
 
Aşağıda bu yazılardan birincisi. İki ay önce kaleme alınmıştı, yeni veriler eklenerek aşağıdaki şekli aldı.
 
 


İlhan Ahmet’le uğraşmak artık beni rahatsız ediyor. Kabak tadı vermeye başladı. Oooh, sen mi düzelteceksin onu, diyorum kendi kendime.

 
Ama “kahramanımız” milletvekili, Azınlığı temsil yetkisi var, bu çerçevede “tahrik” saydığım demeç ve davranışları bana doğrudan dokunuyor. Duymamazlıktan ve görmemezlikten gelip yanıtsız mı bırakayım ve düzeltmeyeyim mi? Gayrisamimî, şişirme, tahrifatlı, gerçekdışı-asılsız, aldatıcı olduğunu gördükten sonra niye susayım? Ve bana göre toplumu yanlış bilgilendirdiğini ve yönlendirdiğini gördükten sonra? Mustafa Çolak’ın deyimiyle rakiplerine “belaltı vuruşlar” indirmeyi  taktik haline getirmiş, Azınlıktaki siyasî yaşamın yozlaşmasına katkıda bulunan biri. Kötü bir azınlık politikacısı.
 
Bırak o zaman rakipleri çarpışsın onunla. Sen rakibi değilsin ki.
 
“Amatör gazetecilik” görevini yerine getiriyoruz ya, bir boşluğu doldurarak, büyük ölçüde bilincinde olmadan ve böyle bir hedef koymadan. Zira Azınlıkta “profesyonel” gazeteci yok ki. Gazeteci gibi gazeteci demek istiyorum. Basın gibi bir basın. Özgür, bağımsız, dürüst ve yürekli? “Erki” denetlemek te böylece biz özgür amatörlere kalıyor. Azınlıkta bir milletvekili ne “erk” ise işte. Yerleşik bir eleştiri ve denetim mekanizması mı var, dürüstlük kurallarıyla işleyen? Halkın oyuyla bir erk koltuğuna sahip olan veya sahip olmak isteyen kişiyi kamusal bir söylemde bulunmazdan veya halkı ilgilendiren bir davranış sergilemezden önce üç kez düşündüren?
 
İlhan Ahmet'le uğraşmak artık beni rahatsız ediyor. Kabak tadı vermeye başladı. Oooh, sen mi düzelteceksin onu, diyorum kendi kendime.
 
Yunancada bir deyiş vardır: “Ben ermiş olacam da şeytanlar bırakmıyor.” (Θέλω ν' αγιάσω, αλλά δεν μ' αφήνουν οι διαβόλοι) Bir tanıdık özelden mesaj yollamış ve soruyor, “Aga, Mustafa Çolak milletvekili İlhan Ahmet’i MİKROP olarak mı sıfatlandırmış? İlhan’ın kendisi öyle iddia ediyor. Doğru mu?” Mesajla birlikte İlhan’ın o metnini de göndermiş. İlhan Ahmet’le uğraşmayacağım ama... İşten sıyrılmanın yolu, Mustafa’nın kendisine sor demekten geçiyordu. Demedim, ve bu özelden sorulanı genelden -halk önünde- yanıtlamaya karar verdim.
 
Mustafa Çolak’ın tartışma konusu makalesinin bir yerinde “mikrop” ifadesi geçiyor, aynen şöyle: “Ama farkettiğiniz gibi, konumuz, İlhan Ahmet’in karakteri veya siyasî duruşu değil. O, sadece, toplumumuzdaki yozlaşmayı göstermek adına -son olayı fırsat bilerek- kullandığım bir basamak. Son 10 yıldır toplumumuz içerisine yayılan “mikrobun” yansıması olduğu için kullanıyorum kendisini.”
 
Davayı mahkeme önünde Yunanca görüşeceğimiz için buraya İlhan’ın kendi tercümesini aktaralım: “Αλλά όπως καταλαβαίνετε, το θέμα μας δεν είναι ο χαρακτήρας ή η πολιτική θέση του Ιλχάν Αχμέτ. Αυτός είναι μόνο ένα σκαλοπάτι που χρησιμοποίησα -βρίσκοντας ως ευκαιρία το τελευταίο γεγονός- για να δείξω τον εκφυλισμό της κοινωνίας μας. Τον χρησιμοποιώ ως αντικατοπτρισμό του “μικροβίου” που εξαπλώθηκε τα τελευταία δέκα χρόνια στην κοινωνία μας.
 
Bir de Mustafa’nın Yunan Dışişlerinde yaptırıp mahkemeye sunduğu çeviriden o bölümü aktaralım: “Όμως, όπως προσέξατε, το θέμα μας δεν είναι ο χαρακτήρας ή η πολιτική στάση του Ιλχάν Αχμέτ. Εκείνος είναι απλά ένα βήμα -παίρνοντας το τελευταίο συμβάν σαν ένα παράδειγμα- για να δείξω τον εκφυλισμό μέσα στην κοινωνία. Τον χρησιμοποίησα ως καθρέφτη του “μικροβίου” που έχει διαδοθεί στην κοινωνία μας την τελευταία δεκαετία.
 
Görüldüğü gibi M. Çolak yazısında İlhan Ahmet’in bana soran arkadaşa iddia ettiği gibi ona “sen bir MİKROP’sun” demiyor, hakaret etmek için, onu mikrop olarak sıfatlandırmıyor.
 
Suç duyurusunda iddia ettiği gibi “... με χαρακτηρίζει ως μικρόβιο που εξαπλώνεται και μολύνει σαν ηρωίνη την κοινωνία...” Ve Türkçe çevirisiyle aynen: “... beni yayılan ve toplumu eroin gibi kirleten mikrop olarak sıfatlandırıyor, ...” Mustafa Çolak’ın yukarıya koyduğumuz metninde böyle bir şey yok. “Beni mikrop olarak sıfatlandırıyor” ifadesi, tamamen İlhan tarafından yapılan bir TAHRİFAT, hakaret suçu oluşturmak amacıyla.
 
“Eroin gibi kirletmek”, bu da nereden çıktı? O da bir başka tahrif, daha aşağıda ele alacağız.
 
M. Çolak, son 10 yıldır toplumumuzda bir yozlaşma olduğunu iddia ediyor (*). Bu saptamaya ister katılırsın, ister katılmazsın. Toplum içinde yayılmış bir mikrobun, bir hastalığın varlığından söz ediyor. Bu halin İlhan Ahmet’e yansıdığını söylüyor, o kadar. O mikrop İlhan’ın kendisidir demiyor. İlhan, Çolak’ın yazdığını tahrif ederek öyle iddia ediyor.
 
Dolayısıyla İlhan’ı bu yozlaşmanın ve hastalığın müsebbibi ve mikrobu olarak göstermiyor. Yansıması, yani sonucu ve ürünü olarak gösteriyor. Daha sivri bir yorumla, bu yozlaşmanın temsilcisi olarak gösteriyor, ama yaratıcısı, müsebbibi ve mikrobu olarak değil. Tabii temsilciler, yani bu ortama uyum sağlayıp öne çıkanlar ve yararlananlar bir değil, birçok. Yeni yozlaşma kurallarına uyum sağlayıp öne çıkanlar olacaktır, kaçınılmaz bir şekilde. Sosoyolojik kural nihayetinde. İlhan mebus olarak en tepedekilerden biri.
 
Zaten böyle bir yozlaşma bir veya birkaç kişinin eseri olamaz, birkaç kişi bu işi başaramaz, İlhan’ın yaşından daha uzun süre çalışmış koskoca bir mekanizma ve devlet erkinin işi ve eseridir bu. Bizim toplumda bir değil, iki devlet erkinin eseridir. Ama bizi asıl bozan Koca Kapı’nın azınlık politikasıdır.
 
O halde İlhan Ahmet bana mikrop olarak  hakaret ediyorlar diye niye yaygara koparıyor, yazılanları tahrif ederek? Mustafa Çolak’ı mahkum ettirmek için.
 
“Eroin” tabirine gelince. “Eroin” tabiri, “mikrop” tabirinin uzağında ondan ayrı olarak geçiyor. İlhan kasten iki tabir yanyana kullanılmış gibi gösteriyor. “... beni yayılan ve toplumu eroin gibi kirleten mikrop olarak sıfatlandırıyor, ...” Ve böylece yeni bir tahrifle eroin tabirini sanki kendi şahsı için kullanılmış gibi gösteriyor. Oysa alakası yok, toplumun halini tarif etmek için kullanılıyor. Metin şöyle: “Bu seviyesizlik, özellikle son 15 yıldır bir eroin gibi topluma yavaş yavaş verilen kokuşmuşluğun da bir sonucudur.” İlhan'ın çevirisi: “Kı αυτή η “κατάντια” είναι αποτέλεσμα κυρίως του οπισθοδρομισμού που εδώ και 15 χρόνια χορηγείται στην κοινωνία σιγά σιγά σαν ηρωίνη.” Dışişlerinin çevrisi: “Aυτή η “έλλειψη επιπέδου” είναι αποτέλεσμα της δυσοσμίας που έχει διαχυθεί αργά αργά στην κοινωνία σαν ηρωίνη κατά τα τελευταία 15 χρόνια.” O çeviri veya bu çeviri, eroin tabirinin asla İlhan’la alakalı kullanılmadığı ortada, ama o göz göre göre tahrif edip bana eroin benzetmesi yapıyor diyor. Ne cüret! Sanırım konu, mahkemeyi yanıltma çabası olarak nitelendirilecek boyut kazanıyor. Daha neler var bir görseniz! 
 
Tahrifat, gerçekleri olduğundan başka türlü göstermek, kendi çıkar ve amaçlarına uygun olarak değiştirmek, İlhan bunu yapıyor. Bazıları için belki bir avukatın onsuz olmaz yeteneklerindendir, aynı şekilde bir politikacının da. Ben buna “siyasî amoralizm” diyorum, politik ahlak kurallarına ve toplumsal değerlere uymamak anlamında. Çolak’ın mahkemesinde şahit olarak ifade verirken isterseniz size bu yönde eleştiri konusu olan İlhan’dan 8-10 amoralizm örneği sıralayayım dedim. Gerek yok dediler. O zaman bu sütundan sıralayayım. Bir tanesi işte bu, “mikrop” konusu. Kendisine mikrop diye sıfat takmadıklarını okuyup ta anlayacak kadar zeki tabii, ama öyle dediler diye tahrif edip yaygara koparacak kadar da amoralist.
 
Gelecek yazıda bir başka tahrifat.
 
Ooof, bitmeyecek mi bu İlhan konusu!

 


(*) Azınlık toplumundaki yozlaşma, son 10-15 yıldan çok daha eski. Μustafa Çolak’ın yaşı küçük, eskileri yaşamadı, bilmiyor. Nereden bilecek, Azınlığın yakın geçmişiyle ilgili elimizde esaslı bir kaynak mı var? “Geri zekalılar” için yazılmış birkaç propaganda broşürü dışında. Azınlık tarihini bu broşürlerden öğrendiğini sananların zaman zaman nasıl ahkam kestiklerine şahit olmaktayız. Azınlıkta geçmişte gerçekten neler olup bittiğini öğrenmek için uzun süre uğraşmak gerek. Resmî ağızlardan çıkanlara, resmî tezleri desteklemek için yazılmış olanlara itibar ederseniz, çuvallayacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu yakınlarda bir genç araştırıcımız, “Bereket Aarbake'nin 900 sayfalık tezini okudum da Azınlıkta olup bitenler için bir başka bakış açısı kazandım. Yoksa ben de propaganda kurbanı idim.” diyordu.
 
Yozlaşmanın başlangıcını 18 Haziran 1989 Operasyonuna koymak gerek. Daha doğrusu 2 yıl öncesine, Operasyon için hazırlıkların başladığı ve azınlık insanının hizaya sokulduğu 1987'lere. Azınlık yönetiminin Dışişleri ve Gümülcine Konsolosluğunun elinden alınıp ta Derin Devletin yetkisine verildiği. Yani 30 yıllık bir geçmişi var bu yolsuzluğun. Sadık Ahmet, Derin Devletin adamı ve arkasında Derin Devlet, Dışişleri ve Konsoloslukla açıktan çatışıyor ve onlara hakaret ediyordu. Dışişleri, eli kolu bağlı bir şey yapamadan Sadık'ın hakaretlerini sineye çekiyordu. Başkonsolos Hakan Okçal'ı Yunanlılarla işbirliği yapmakla suçlarken, onun Gümülcine'den derhal alınmasını isterken. “Zavallı” Dışişleri elemanını korumakta aciz kalıyor, onun görev süresini uzatarak Sadık'a karşı direniş (!) yapıyordu. Tabii sonunda Sadık'ı terbiye ettiler, paçavraya çevirerek, anlatmıştım. Ama Azınlıkta yozmuşluk bu koşullarda ve daha o zaman gelişti. Sadık'ın kiralık kalemi Mustafa Bacaksız için onu yakından tanıyan bir dostun dediği gibi, “Bacaksız'ın azınlık insanını bak seni kara listeye sokmayayım diye tehdit ettiği bir dönem yaşadık bu toplumda.” Yozmuşluk böylece ve daha o zaman yerleşti topluma. Korkutma, tehdit, şantaj, terör, hafiyelik, sindirme, 10 yıl sürdü bu dönem, 1996 -97'llere dek. Bu koşullar yozmuşluktan başka bir şey üretemezdi. Terör dönemi sona erdi, ama yozmuşluk hep gelişti. Bugün o eskiden miras kalan yozmuşluğun üstüne siyasî İslamın o kokuşmuş yolsuzluğu eklendi, 3 yıldan beri başlayan yeni terörle.


1/6/2018 - 25/7/2018
 

İbram Onsunoğlu 


Ετικέτες: İlhan Ahmet, Mustafa Çolak, Azınlık, Batı Trakya, Mahkemeler