İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XXΙΙ

İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XXΙΙ

  • İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XXΙΙ

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
Hafiye edebiyatı -2
 
1986’nın ortaları, polisin Sadık’ı topladığı imzalar yüzünden ilk rahatsız edişinden sonra kendisiyle buluştuğumda neler konuştuğumuzu anlatıyordum. Söz Abdülhalim Dede’den açılınca, “Ama o hafiye” diye tepki vermişti, tepemi attırarak. Ölür müsün, öldürür müsün... Abdülhalim’in benim yakın dostum olduğunu biliyor ve buna rağmen. Bir hastir çekip sözü orada bitirmek gerekirdi aslında. Ama ben Sadık’ı iyi tanıyorum, ortaokul 1’den beri, ne dengesiz bir insan olduğunu ve ne kompleksler taşıdığını iyi biliyorum. Ayrıca üç yıl onun “nefes kokusunu” çekmişim, iki yıl aynı sırada, Selanik’te bir yıl aynı odada. Hakaret bir başkasından olsa daha ağır gelecek, Sadık’tan olduğu için hafife alıyorum.
 
Böyle durumlarla birkaç kez karşılaştığım için bir taktik geliştirmişimdir. Sadık’a da aynısını uyguladım. “A be Sadık, bıraksana bu hafiye edebiyatını! Azınlıkta kendisine Yunan hafiyesi sıfatı takılmamış bir insan gösterebilr misin? Mesela sana da Yunan hafiyesi dendiğini bilmiyor musun? Bilmezsen sor, hangi olayları göstererek sana kimlerin hafiye dediğini, anlatayım.”
 
Soramadı. Sorsa, yapıştıracağım ilk söz: “Asfalya’nın diikitis’i İoanidis’in evine kahve içmeye giden Azınlıktan kaç insan biliyorsun sen?”... Parantezi kapıyorum. Sadık’la sohbetimizin devamını hafiye tartışması engellemedi.
 
 
Birinci not
 
İki not daha. Ben Abdülhalim Dede’ye Sadık’ın o görüşmememizde onu “hafiye” diye sıfatlandırdığını söylemedim. Onu da üzmek ve öfkelendirmek istemediğim için. Şimdi o dönem ve daha sonra Dede’nin, kendisine hafiye diye çamur atan Sadık karşısındaki davranışlarını bir sergileyelim, hatırladığım kadarıyla. Gazetesi T.S.’de Sadık’tan sempatiyle bahsedildiğini hatırlıyordum. Dede, “İmza toplamaya Sadık Ahmet te çıkmış, ne güzel, başkalarının da bu harekete katılmasını bekliyoruz.” gibilerden desteğini ve memnuniyetini dile getiriyordu. Sonra, yanılmıyorsam, Dedeağaç’a Sadık’ı gözaltından kurtarmaya koşan Müftüoğlu’na o da refakat edecekti. Ve benim yaşadığım bir olay: Sonunda Sadık hakkında yalan haber yaymakla itham edilerek dava açıldı. İlk ayları Sadık’ın yanında kimse yok, sahip çıkan kimse yok. Azınlıkta olan şeyler bunlar. Abdülhalim Selanik’e beni ziyarete gelmişti, o anlatıyor, ondan dinliyorum. Sadık’ın morali çok düşükmüş. “Aga dayanışma gösterelim” deyip telefona sarıldı, Sadık’a telefon etmek için. Sadık yokmuş, hanımıyla konuştu. İki İskeçeli çocukluk yıllarından tanışıyorlar. “Bil ki biz yanınızdayız. Agam İbram’la mahkemeye şahit gelmeye de hazırız...” diye beni de bağlıyordu. Abdülhalim Sadık’ın hanımının kimsenin kendilerine destek olmadığı için şikayet ettiğini ve telefonda ağladığını söyledi... Bütün bunları niye mi anlatıyorum? Karısı Sadık’a Abdülhalim Dede’nin telefon ettiğini ve telefonda neler söylediğini ilettikten sonra sormak için, acaba Dede’ye çamur attığı için yüreğinde bir pişmanlık duygusu belirdi mi? Özür dilemeyi bırak, örneğin Dede’ye teşekkür etmek üzere telefon etti mi? Sadık böyle duygu ve davranışlardan uzak bir insandı.
 
 
İkinci not
 
Sadık’ın yalnızlığı çok sürmedi. Koca Kapı, Takım’ı ve “evet” demek zorunda olan tüm azınlık fertlerini harekete geçirdi ve Sadık’ın peşine taktı. Dede’nin ve benim desteğime artık ihtiyaç kalmamıştı. Yönetim (yargı), asayiş nedenlerini öne sürerek davayı Selanik’e taşıdı ve davanın görüşülmesi birçok kez ertelendi. Her defasında pulmanlar kiralanıyor ve kar kış demeden belirli bir kalabalık talimatla Selanik’e gidip geliyordu. Hastaneye işime giderken sabahları Vardar meydanından yaya geçiyordum, orada Sadık’a dayanışmaya gelen insanlarla karşılaştım birkaç kez. Bir defasında Şahin nahiye müdürü Fikri’yi gördüm, onunla İnhanlı Direnişi’nde tanışmıştık. “A be doktor, nerelerdesin? Hiç görünmüyorsun. Biz seni de aramızda görmek isterdik.” diye sitem etti. Fikri’ye ne diyeyim ki, beni kimsenin aramadığını ve galiba gelmemi istemediklerini mi? Ama etkiledi beni. Davanın görüşülmesi yine ertelenmişti. Sonraki duruşma tarihinde işten izin aldım, sabah 9’da mahkeme binasındayım. Koridorda dayanışmaya gelen kalabalık arasında sonradan “meşhur” olan üçlü, Sadık, Sadık’ın avukatı Sebahattin Emin ve Rodoplu, benim arkadaşlar, mahkeme salonuna girmeye hazırlanıyorlar. Beni görünce çarpılmış gibi oldular, bir telaşa kapıldılar. Allah Allah! Selam verdim, selamımı aldılar almadılar ve kıçlarını döndüler, üçü birden. “Lan ne oluyor size?” diye soracam, “Babanızın arpa tarlasını mı çiğnedik?”, tartışma başlatacak yer değil. Durum aşikardı, neyi soracaktım, bir hastir çektim ve aldığım bir günlük izni kullanmayarak işime gittim.
 
Davanın nihayet görüşülüp Sadık’ın mahkum olduğu duruşma olmalı bu, yıl 1988. O zaman üçlünün bu davranışını yorumlayacak durumda değildim. Aramızda hiçbir şey geçmemişti, hiçbir dargınlık yoktu, ne olmuştu da selamımı bile almamışlardı? Ondan sonra bu hep böyle devam etti. Koca Kapı’nın talimatı olduğunu nerden bilebilirdim ki? Koca Kapı’nın bu kadar alçalıp ta böyle bir talimat verebileceğini? Ve tümü yakın arkadaşım olan üçlünün böyle bir talimata uyabileceklerini? Ve tümü bizim Gümülcine’deki eve girip çıkan, anamın pişirdiği yemekleri yiyen, psikoterapistmiş gibi onunla dertleşen ve bu çerçevede ona sırlarını emanet eden üç arkadaş, “İbram’la konuşmayacaksınız” talimatına nasıl uymuş olabilirlerdi? Böyle bir talimat kimden gelirse gelsin. Koca Kapı’nın azınlık insanları arasına nasıl fesat soktuğunu, insanımızın psikolojisini nasıl bozduğunu ve bizi nasıl yozlaştırdığını yavaş yavaş anlamaya başlıyacaktım. Ben bilmiyordum, ama üçlü biliyordu bana 1987 sonlarından itibaren Türkiye’ye giriş yasağı konduğunu. Ve yazı dizimizin konusu olan Operasyon’un başlaması için düğmeye basıldığını nerden bilebilirdim ki? Bunları yıllar sonra anladım.
 
 
İmza kampanyası -3
 
1986’nın ortaları, Sadık’la o görüşmemizde özetle ona imza kampanyasının ancak kollektif organlar vasıtasıyle yürütülebileceğini ve bu iş için en uygununun Yüksek Kurul olduğunu alattım. “Konuyu Yüksek Kurul’a getir. Bizim Derneğin genel kuruluna getir.” Yüksek Kurul’un bu işi üstlenmeye yanaşmadığını söylüyordu. Nitekim imza kampanyasını görüşmek üzere toplanması için başvurmuş, hem de 5-10 imzayla birlikte, ama bir türlü toplantı gerçekleşmemişti, bundan haberim yoktu. Sadık bu şikayetlerinde haklıydı. “Ancak aradan bir hayli zaman geçmiş ve imza kampanyası fikri daha da olgunlaşmıştı. Sonra imza toplamada bugün bir yere gelinmişti, bütün bu gelişmeler oradaki havayı değiştirmiş ve düzeltmiş olabilir.” diyordum, Yüksek Kurul’a yeniden başvurmasında ısrar ederek.
 
Sadık’ın konuyu daha sonra Yüksek Kurul’a taşıyıp taşımadığını bilmiyorum, hatırlamıyorum, ama imza kampanyası için bir toplantı yapılmış olsaydı haberim olurdu. Ancak bizim derneğin (Yüksek Tahsilliler Derneği’nin) ilk genel kurul toplantısında imza kampanyası tartışmaya açıldı.
 
 
Bizim Dernek yanaşmadı
 
Yüksek Tahsilliler Derneği üyeleri genel kurulda konuyu hiç te coşkuyla karşılamadılar. Bu işi Sadık’ın tek başına yürütmesi yerine Derneğin müdahil olması ve bu amaçla üyelerden bir heyet oluşturulması tartışıldı. Heyete Sadık’tan başka katılmak istediğini söyleyen yalnızca iki kişi çıktı, biri Almanya’da ikamet eden Aydın Ömeroğlu, diğeri Selanik’te ikamet eden İbram Onsunoğlu. Bu durum karşısında az sonra Aydın çekildiğini bildirdi. Sadık’la ikimiz kalmıştık, yani heyet oluşturulamamıştı. Dernekteki görüşme, imza kampanyasıyla ilgili hiçbir karara varmadan sona erdi.       
 
 
Kampanyayı anlatan beyanname yazılmıyor
 
Yukarıda anlattığım görüşmeden kısa bir süre sonra Çukur Kahve’de Sadık’la tekrar karşılaştığımda sordum, imza toplamaya devam ettiğini söylüyordu, ama hâlâ bir beyanname metni hazırlanmamış ve halka boş kağıda imza attırmaya devam ediyordu. Tabiî bu şartlarda imza etmeyi kabul eden insanlar çıkarsa. Sanmıyorum, onun için imza eden kişilerin sayısı çok küçük olmalıydı ve Sadık utandığı için bu sayıyı açıklamıyordu. O gün kahvedeki sohbete başkaları da katıldı, bunlardan biri Kozlukebir eski nahiye müdürü Yakup aga. Amaçları yazılı bir metinle açıklanmayan bir imza kampanyasına katılamayacağını söylüyordu. “Belki sonradan gerçekte olmayan şeyleri de eklersin. Azınlık insanının taşınmaz mal edinmesine müsaade etmiyorlar, bunu yazarsan doğrudur. Ama karakollarda işkence ediyorlar dersen bu doğru değildir. Böyle bir şey yazarsan ben imza vermem. Baştan bir yazılı metinle bağlanmazsan böyle bir iddiayı belki sonradan ekleyeceksin...” Böyle şeyler konuşuldu.
 
Bunca baskıya rağmen niye bir metin hazırlanmıyordu? Bu soruyu sormak şimdi aklıma geliyor. Sadık’ın kendisi niye bir metin yazmıyordu? İhmalcilikten, önemini kavramadığından sanıyordum. Ama öyle değil. Sadık ömründe bir siyasî metin kaleme almış değildi, şimdi nasıl yazsın. İmza kampanyasının amaçlarını açıklayan ve azınlık sorunlarını özetleyen bir metni kaleme alacak deneyime ve birikime sahip değildi, onun için. Kendine güvenemiyordu. Bir başkasından yardım isteyebilirdi, ama zaafını itiraf mı etsin? Böylece boş kağıda imza toplamakta ısrar ediyordu. Bizim millet te beklesin çok imza verecek. Onun için topladığı imzaların sayısı çok az olmalıydı ve o yüzden onları ne bir başkasına gösteriyor, ne de sayısını açıklıyordu.
 
Polis tarafından ikinciye yakalandığında niçin imza topluyorsun sorusuna yazılı bir belge bulunamıyor. Polis beyanname arıyor, bulamıyor. O da inanamıyor bir yıldan beri boş kağıda imza toplandığını. Nasıl olur? Nelerin araya girdiğini bilmiyorum, bir sohbetimizde İsmail Rodoplu’nun bana söyledikleri var: “Beyanname yok ve rezil oluyoruz. Bir şeyler göstermek gerek. Sonunda beyannameyi yazmak bana düştü.”
 
İddianame büyük ölçüde Rodoplu’nun yazdığı metindekilerden kaynaklandığına göre, Sadık’ı yakan da Rodoplu olmuştur (!).
 
Artık her şeyi sorguluyorum. İmza kampanyasını desteklemeyen Rodoplu, sonra Sadık adına bu kampanya için beyanname yazmayı üzerine alıyor. Olacak iş mi? Olmuşsa ki olmuştur, Rodoplu bu işi ancak talimatla yapmıştır. Rodoplu, Sadık’a günahını bile vermeyecek kişilerden ne ilki ne de sonuncusudur. Talimat geldiğinde tabiî akan sular durmuştur. Bu olay da Koca Kapı’nın daha baştan veya çok önceden işin içinde olduğunu gösterir.
 
  
15 bin imza toplandığı küçük bir yalan
 
Sadık Ahmet'in “resmî” ve kısa biyografisinde, Derin Devlet eliyle kaleme alındığı belli, imza kampanyasına büyük önem verilir ve 15 bin imza topladığı yazılıdır. İmza kampanyasına büyük önem verilir, besbelli başka bir icraatını gösteremedikleri için. Okuyanlarda uyanan izlenim, bu olayı o akıl etmiş, o uygulamaya koymuş, o yürütmüştür. Almanya’daki azınlık derneklerinin bir önerisi olduğu söylenmez ve başka bilgi verilmez. Kampanyanın fikir babasının ismi çizik olan Aydın Ömeroğlu olduğunu söylemek ihtiyacı ortaya çıkmasın diye özen gösterilir. Sadık’ın Aydın’a duyduğu kinin başlıca nedeni de işte budur. Kendisini “meşhur eden” kampanyanın fikir babası Aydın’dır, normal olarak ona şükran borcu vardır. Ancak öte yandan Aydın, Sadık’ın hizmet ettiği ve organı olduğu Derin Devlet’in ve MİT’in Azınlık tarihinde kendisine en rezil iftirayı attığı ve en rezil küfürnameyi yazdığı kişidir. Sadık’ın görevi Aydın’a şükran duyguları beslemek değil, o da neymiş, gördüğü yerde ona hakaret etmektir.
 
Bakın, Sadık’ın Aydın’a duyduğu kin ve öfke bir defasında nasıl tezahür ediyor, anlatayım. Sadık milletvekilidir ve aynı zamanda Türkiye’nin Azınlığa diktiği “liderdir”. Yaz mevsimi, bizim Almancılar memlekette. Mebusumuz ve liderimiz bunları Gençler Birlği’nin bahçesine bir meşrubat içmeye ve sohbet etmeye davet eder. Toplanan 8-10 Almancı, Aydın Ömeroğlu da katılır. Garson gelir, Sadık misafirlerine birer portokalada ısmarlar. Sonra eliyle Aydın’ı işaret ederek itiraz götürmeyen bir kararlılıkla garsona emir verir: “Ona yok. Ona portakalada getirmeyeceksin!” (!!)... Benzeri bir ilkelliği 20. yüzyılın sonlarında zor bulursun.
 
Topladığı imzaların ne kadar olduğunu Sadık nihayet söyler: 15 bin! Galiba bir kez söyledi ve arkasını getirmedi. O zamana kadar kaç imza topladın sorusuna cevap vermekten hep kaçınırdı. Sonra besbelli düşündü taşındı ve 15 bin demeye karar verdi. Resmî biyografisinde ve onunla ilgili bütün sitelerde ve diğer kaynaklarda hep 15 bin imzadan söz edilir. Bu 15 bin imzayı gören bir ikinci kişi var mı? Yok. Nerede saklı şimdi bu imzalar? Sadık’ın arşivinde mi? Neye ortaya çıkarmıyorlar? Ve sergilemiyorlar? Yoksa polis mi el koydu? Polisin el koyduğuna dair bir açıklama, bir kınama yapıldığını hatırlıyor musunuz?
 
İmzaların 15 bin olduğu büyük bir yalan. Yalan olduğunu en başta bu sayıyı Sadık’ın “resmî biyografisine” koyanlar biliyor. Ve Azınlıkta daha birçok kişi biliyor, ama mık! Bilmeyenlerden sorgulamaya cesaret eden çıktı mı? Bizim toplum Koca Kapı’dan kaynaklı olan neyi sorgulayabilmiştir ki? Hep öylece yutmamış mıdır, en kuyruklu yalanları bile? Bakınız basit bir aritmetik hesabı yapalım. Sadık ortalama günde kaç imza toplamıştır? 10 imza? Her Allah’ın günü 10 imza diyorum. Daha önce hiç aydınlatılmamış 10 köylüyü tek başına dil dökerek boş kağıda imza etmeye ikna edeceksin, öyle mi? Hadi diyelim bunu başardın. Sadık’ın kampanyası kaç gün sürmüştür? Dede’den sonra başlamış, 1985’in ortalarından sonra, ve 8 Ağustos 1986 günü Dedeağaç’ta gözaltına alınması ve hakkında dava açılmasıyla son bulmuştur. Yani tam bir yıl. Diyelim mi 300 gününü imza toplamaya ayırmış? Mümkün değil, ama öyle diyelim. Günde 10 imzadan 3 bin imza eder. 3 bin imza nire, 15 bin imza nire. 15 bin imza için günde ortalama 50 imza gerek, “peygamber” bile olsan toplayamazsın. Üstelik imza toplarken Derin Devlet tarafından daha “peygamber” ilan edilmemişti.
 
Hesapları bırakalım, gerçek olaylara gelelim. Sebahattin Emin Salepçi, Sadık’ın imza kampanyası davasında avukatıdır. Gerçeği bilen kişilerdendir. Yakın arkadaşı Mehmet Bilge’ye itirafı: “Sadık’ın topladığı imzaların 15 bin olduğu tamamen yalan. Sadık ancak 500 imza toplayabilmiştir. Onların da yarısı sahte. Yani biri kendi imzasını atmış, ama onunla yetinmemiş, babasının, halasının imzasını da atmış, onlara sormadan ve haber vermeden.” Bu gerçeği Takım’da bilmeyen yok. Ama hiçbiri kalkıp ta söyleyememiştir.
 
Bir başka deyişle Sadık, dükkanında oturduğu yerden imza toplayan Abdülhalim Dede’den daha çok imza toplayamamıştır. Ve Sadık politik kariyerine Derin Devlet’in onayıyla büyük bir yalanla başlıyordu ve daha bir sürü yalan ve palavrayla devam etti.
 
 
İmza kampanyasının akibeti
 
Sadık, polis tarafından ikaz edildikten birkaç ay sonra 8 Ağustos 1986 tarihinde Dedeağaç’ta gözaltına alındı ve kampanya da oracıkta son buldu. Milletvekili Mehmet Müftüoğlu Dedeağaç’a koştu ve Sadık’ın tahliyesini sağladı. Sorumluluğu Müftüoğlu üzerine almıştı, “Sadık’a imza toplamasını ben söyledim, benim adıma imza topluyordu” diyerek. Sadık, Müftüoğlu’na teşekkür etmedi. Teşekkür etmesini bilmeyen bir insandı ve  ölünceye kadar da öğrenmedi. Bu olaydan üç yıl sonra Sadık Ahmet, artık Derin Devlet’in gözdesi ve tetikçisi, Celal Bayar’dan ve Selanik’ten agası Mehmet Müftüoğlu hakkında Şapçı ovasında kullanılan bir tabirle “O bir gâvurcudur” diye çamur atıyordu, utanmadan.
 
 
Devamı gelecek hafta
 
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Yunanistan, Batı Trakya, Sadık Ahmet, İmza Kampanyası, Sebahattin Emin, Mehmet Müftüoğlu, Azınlık