Biz kazanacağız!

Biz kazanacağız!

  • Biz kazanacağız!

Bugün uzun yıllardır yapmadığım bir şeyi yaparak, Sarıyer sahilinin derinliklerine kulaç attım...
 
Dünyalar güzeli bir genç kız, “Burada suyun içinde dikilmeye mi geldik? Hadi gel biraz derinlere doğru yüzelim” dediğinde, sıradan azınlık bireyinin bilinçaltına yerleşmiş olan “Su boğar, ateş yakar” tezini bir an “boğup” derinlere açıldım...
 
Ve farkettim ki, özgürlük orada; insan kıyıdan uzaklaştıkça daha hür, daha mutlu oluyor...
 
*
 
Sığ suları bırakıp derinlere açılanlara iyi gözle bakmazlar bizim memlekette...
 
Kabuğunu kıranları, “çember”in dışına çıkanları sevmezler...
 
Taktir ederler belki, belki onlar gibi olamadıkları için kızarlar...
 
Amerikan filmlerinde, atını barın kapısına bağlayıp içmeye giden kovboylara âşık olan genç kızların, neticede o “serseri” kovboyla yaşamaktan korkup çirkin ama paralı heriflerle evlenmeleri misali... “uzaktan” sevmeyi yeğlerler belki de...
 
*
 
O mavi-yeşilliğin içinde boyumun birkaç katı kadar derinlikte bunları düşündüm...
 
Bizim daha güzel, daha adil, daha insancıl, daha sevgi dolu, yeni bir dünya için umutlarımız, kavgamız var! Onların bu kokuşmuş düzenin ve yozlaşmış toplumun böylece kalması için uyguladıkları baskı, korku, sindirme çabaları; polisi, yargısı, hapishaneleri...
 
Biz babaların çocuklarını alıp sinemaya, tiyatroya, resim sergilerine, müzelere götüreceği, dedelerin torunlarına şiirler okuyacağı bir toplum hayal ediyoruz; onlar dedikodunun, fesatçılığın, üçkâğıtçılığın hakim olduğu bu yozlaşmış toplumun ayakta kalması için ayak diretiyorlar...
 
Bizim binlerce, yüz binlerce kitabımız var; onların tek kitabı...
 
*
 
Laf aramızda, tam da bu yüzden “bozuluyorlar” bize...
 
Bizim dostluklarımızın çıkarsız –ve bir günlük değil bir ömürlük– olmasını akılları almıyor... Çünkü onlar, dostlarının elini sıkarken bıçak saplamaya alışmışlar...
 
Bizim yoldaşlıklarımızın –kendi aramızda birbirimize kalp kırıcı sözler söylerken bile– zor günde birbirinin yardımına koşmak, zalime karşı hep birlikte mücadele etmek olduğunu görünce şok oluyorlar... Çünkü onların bütün “yoldaşlık” ilişkileri parayla örülü ve yarın para bittiğinde birbirlerine düşman kesilmeleri büyük ihtimal...
 
Bizim tüm ilişkilerimizin mertçe olmasına acaip “gıcık” oluyorlar... Çünkü kendi ilişkilerinin tümü “kancıkça”!
 
*
 
Uzun lâfın kısası: Bizim yürüdüğümüz yolda Hayyam’ın, Nâzım Hikmet’in, Aziz Nesin’in Neruda’nın, Brecht’in, Livaditis’in, Riços’un (ki birçoğunun adını bile bilmezler!) ayak izleri var... Onların yürüdüğü yolda insanlığa çeşitli acılar çektirenlerin...
 
Onlar bizi Kerbela’da, Madımak’ta, Kesariani’de, Gudi’de, Dachau’da yakanların, kurşuna dizenlerin yolunda ilerlemeye devam ededursunlar... biz bir gidip bin gelmeye, küllerimizden doğmaya devam edeceğiz.
 
Nasıl ki bu gün Hayyam’ı ve Nâzım Hikmet’i bilmeyen yok iken, onları ispiyonlayanların, devlete yem edenlerin, hapislere atıp işkencelerden geçirenlerin isimlerini kimseler hatırlamıyorsa, aynı şekilde onlar da kendi kazdıkları baskı, korku, sindirme ve pislik çukurunun içinde boğulacak, halkın lânetiyle tarihten silinip gidecekler!
 
O yüzden diyorum ya: Her ne olursa olsun, biz kazanacağız!
 
 

Mustafa Çolakali


Ετικέτες: Batı Trakya, Edebiyat, Deneme