KİM TAHRİFATA BAŞVURUP İFTİRA EDİYOR, İLHAN AHMET Mİ, İBRAM ONSUNOĞLU MU?

KİM TAHRİFATA BAŞVURUP İFTİRA EDİYOR, İLHAN AHMET Mİ, İBRAM ONSUNOĞLU MU?

  • KİM TAHRİFATA BAŞVURUP İFTİRA EDİYOR, İLHAN AHMET Mİ, İBRAM ONSUNOĞLU MU?

GÜNDEMİ YORUMLARKEN
 
 
Dile kolay, tam 45 yıldır amatör gazetecilik yapıyorum. Asıl mesleğimden sonra ikinci mesleğim oldu. Daha doğrusu “köşe yazarlığı” denilen şeyi yapıyorum, makale yazarlığı, yorumculuk. Ve bizimkisi “mücadele eden gazetecilik” idi, “μαχόμενη δημοσιογραφία”, bugüne dek öyle olmaya da devam ediyor. Daha ilk adımda gırtlağa kadar azınlık mücadelesi içinde, zira ayrım sorunlarının sivri olduğu yıllardı. Dışadönük diyebileceğimiz gazetecilik.
 
Bilmiyorum, bu çeşit özverili gazeteciliğin etik avantajından söz etsem mi? Ama bunu başkaları yapsın.
 
1974 Temmuzunda Kıbrıs’a Türk müdahalesiyle Albaylar Cuntası düştükten sonra intikam alınmaya elverişli bir toplum olarak Azınlık hedef gösterildi. Basın, ulusal ve yerel, Azınlık aleyhinde linç girişiminde buluşuyordu. Örneğin, şu öneri de ortaya atılmış ve tartışılıyordu: “Azınlık tüm olarak vatandaşlıktan çıkarılsın. Azınlık üyelerine geçici yabancı konuk statüsü verilsin. Ve bir ucundan bunlar Türkiye’ye sınır dışı edilmeye başlasın.” O koşullarda Yunanca makale yazma ihtiyacı doğmuştu, bu ihtiyaca cevap vermek için kendimi nasıl sıktığımı hatırlarım.
 
Sonra, Yunanca siyasî makale yazan ikinci bir kişinin, Mustafa Çolak’ın, çıkması için tam 35 sene beklemek zorunda kaldık. Hemen ardından Kamil Sıcakemin peyda oldu. Mustafa’yı doğduğu günden beri biliyorduk, Kamil ise o zamana kadar meçhul, nerede yetiştiği bilinmeyen bir genç olarak ortaya çıkıyordu. Neyse. Bu yakınlarda biri üçümüzün bu ortak yanına işaret etmiş. Ama Yunanca makale yazmak Azınlıkta yalnız üçümüzün tekelinde (!) değil artık, arkadan gelmekte olanlarla bu tekel elimizden çıktı çıkacak.
 
Aramızda birçok farklılığa rağmen, ortak yönlerimiz de bir değil, birçok. Medenî cesaret, görüşlerini cesurca savunmak, gözünü daldan budaktan esirgememek, aktivist ruhu, Azınlık üzerinde odaklanırken yalnız onunla yetinmeyip çevresini de ele almak, hiçbir erkin denetimi altına girmemek...
 
Ve bu çerçevede Koca Kapı’dan kaynaklı faşizme biat etmemek, benim artık ona Derin Devlet dediğim erke. Bu son ifadenin yüküne ve sorumluluğuna onları ortak etmek istemem. Onların benim yaşımdan kaynaklı deneyimlerime ve saptamalarıma katılsınlar katılmasınlar saygılı olduklarını bilsem de.
 
Azınlıkta Derin Devletin bükemediği az kişiden üçüyüz. Çeşitli nedenlerle onun gözüne çepel gibi battığımızın farkındayım. “Benim tarafım olmayan bertaraf olur” ilkesiyle Derin Devlet bu üç kişi aleyhinde kendi elindeki yaptırımları neredeyse tüketti. Son önlemler olarak Kara Liste’ye sokmak, yazılarına Türkiye’den girişim engeli koymak, onlara da başvurdu. Daha ne yapsın!
 
Linç kampanyasını da düşünmüş olmalı. Saymaya kasten İlhan Ahmet’ten başlayacağım. Olayı unutmak ve unutturmak istediği için inadına hatırlatarak. Linç kampanyası, Derin Devlet’in İlhan Ahmet’e 240 imam yasası konusunda denemeye kalktığı gibi. “Anadolu Rumlarının soykırımı” bahanesiyle Sirizalı iki mebus Mustafa ve Ayhan’a sonuna kadar uyguladığı gibi. Evren Dede’ye Fethullahçı terörist çamuruyla bu yakınlarda başlattığı ve devam ettiği gibi. Azınlık Düşünce Merkezi’nin 20 kurucu üyesi için “Yunan Yönetiminin Azınlık içindeki kadrosu” diye başlattığı gibi... Ama bizim üçlü konusunda linç girişiminin kendini rezil etmekten başka bir işe yaramayacağını anladı. Sonra artık herkes biliyor, Azınlıkta böyle rezaletlerin kimin yastığının altından çıktığını.
 
Reis’in çok sevdiği etkin bir yol vardı, sonuca gidici, kendisini eleştirenlere hakaret etti diye dava açmak ve tazminat talep etmek. Ancak gel gör ki, Batı Trakya, kalbimizin sınırları içindeki ilk bölge olabilir, ancak orada aynısını yapmak mümkün değildi. Bu engeli aşmak için ne yapsak, ne yapsak...
 
Üçümüzün, Mustafa’nın, Kamil’in ve benim, birçok ortak yanlarımız vardı, bir tanesi de Derin Devlet’in bilerek ve bilmeyerek kışkırttığımız büyük öfke ve kinine hedef oluşumuz idi.
 
Sonra son dönemde bir ortak özellik daha kazandık. Mebus İlhan Ahmet, kendisine “hakaretli iftiralarda” bulunduk diye üçümüzü de ayrı ayrı dava ediyor ve bizden tazminat talep ediyordu.
 
Oysa ben bu davaları Reis’ten bekliyordum. Oh, tabiî Reis’in bizimle uğraşmayacağını biliyorum canım, onun bunca uzun elleri var, onları kastediyorum. En başta Halit Eren’i. Öte’de Azınlığın tek seçicisi. O da aslında katiyyen ortalıkta görünmek istemez. Halit Eren’in harekete geçireceği kişilerden bekliyordum.
 
AZINLIKÇA ve Evren Dede aleyhinde kimleri harekete geçirdi? Evren aleyhinde Türkiye basınında başlatılan linç kampanyasına burada kimler katıldı, hani onu Batı Trakya’daki Fethullahçıların beyni olarak gösteren çamur kampanyasını burada kimler devam ettirmeyi üstlendi? Aynısını veya benzerini bekliyordum bizi için de.
 
Evet, dile kolay, 45 yıldır amatör gazetecilik, ama profesyonel olsaydık daha fazla ne yapacaktık bilemiyorum. Bu süre içinde her çeşit sürtüşmeyi ve kavgayı yaşadık, dışadönük ve içedönük polemikler, Yönetim’le ve Koca Kapı’yla, çoğunluk insanları ve azınlık insanlarıyla, birkaç kez yargı önüne çıktık, eleştirdik, satirize ettik, eleştirildik.
 
Bu 45 yıllık süre içinde kimse beni kendisine iftira ediyorum diye suçlamadı, bir kez bile bana iftiracı ve müfteri diyen çıkmadı. Bu son birkaç ay içinde kendisini eleştirdiğim için bana iftiracı diyen mebus İlhan Ahmet dışında. Bu birkaç ay içinde İlhan tarafından iki kez iftiracı olarak suçlandım.
 
Gücüme gitti tabii, gitmez olur mu? “Σκιές στην υστεροφημία μου.” Yaşamımın sonunda ünüme düşen gölgeler gibi. Sık sık sert eleştirilere başvursam da haksızlık yapacam diye elim titrer, kılı kırk yararım. Bunca dikkat ederken ben son dönemde nasıl iftiracı olmuşum böyle hiç farkına varmadan? İlhan beni “müfteri, iftiracı” diye suçluyor ve sonra dayanamayıp kendisine iftiralı hakaretler etmişim (συκοφαντική δυσφήμηση) diye beni dava ediyor. Yalnız o değil, onu kaç defa eleştirmişsem bunlar hep birer iftiralı hakaret imiş ve her birinden ayrı ayrı dava açacakmış, beni öyle tehdit ediyor. Profesyonel bir iftiracı olmuşum da farkında değilim.
 
“Εδώ κάτι δεν πάει καλά.” Βurada bir şeyler iyi gitmiyor. Bende mi yoksa bizim mebusta mı?  İftiracı diye suçlanan yalnız ben değilim. Mebus, Mustafa Çolak’ı da, Kamil Sıcakemin’i de kendisini eleştirdikleri için “bana iftiralı hakaretler ettiniz” diye davα etmiş. Mebus her eleştiride iftiralı hakaret (συκοφαντική δυσφήμηση) buluyor. Herkes işini gücünü bırakmış, İlhan’a iftira atmakla uğraşıyor. Bu ithamı ağzında sakız yapmış.
 
Bunu tespit ettikten sonra rahatlıyorum, yoksa iftiracı denmesinden kendimi depresyona kaptıracağım. Madem İlhan’dan geliyor bu suçlama, o zaman gayriciddi diye düşünüyorum.
 
Gelin şimdi bana ilk kez iftiracı dediği olayı ele alalım. Meclisteki bir konuşmasında benim besbelli RT Erdoğan’ı kastettiğini iddia ettiğim, onun ise Altın Şafak’ı kastettiğini iddia ettiği olayı. Kim tahrif edip karayı ak yapıyor, sıkıştığı için, ve iftira ediyor, büyük bir amoralizm içinde, ben mi, o mu, siz karar verin.
 
 
1/7/2018
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: İlhan Ahmet, Mustafa Çolak, Kamil Sıcakemin, Evren Dede, Batı Trakya, Yunanistan