İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXΙ

İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXΙ

  • İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XXΙ

Hafiye edebiyatı -1
 
Bu noktada bir parantez açıyorum, Sadık'la sohbetin nahoş bir bölümünü anlatmak için. Abdülhalim Dede'den söz edilince tepkisi şöyle oldu: “-Doğru. İmza toplamaya ilk o başladı. Kendisi gerçi hafiyedir. Ama kabul etmek lazım, hafiye olmasına rağmen ilk o başladı.”... Tepem attı. Lafa bak, mantığa bak! Dede'yle sıkı ilişkim olduğunu biliyor, sanki beni tahrik ediyordu. Bana hakaret ediyordu. Hayır, tam öyle değil, Abdülhalim'e olan nefretini dile getiriyordu. Bu nefretin nerden kaynaklandığını anlatmayalım şimdi. Aynı şekilde kin beslediği bir başka kişi de Aydın Ömeroğlu idi, ona duyduğu kini de analiz etmeyelim. Yoksa konu iyice dağılacak.
 
Sadık'ın sosyalizasyonu bozuktur ve yalnız bir insandır derken bu hallerini kastediyorum, hele bir sıkışınca ve zor durumda kalınca, gözü bir şeyi görmez. Abdülhalim ve Aydın varlıklarıyla değişik şekilde her biri onu sıkıştırıyor ve zor durumda bırakıyorlardı. Tabiî Koca Kapı'nın yönlendirmesi ve hedef göstermesi de söz konusu.
 
 
Erken ifşaat
 
Aşağıdaki ifşaatı dizinin sonunda yapmayı tasarlıyordum. Dizinin ne zaman biteceği belli değil. Onun için burada yeri geldi diyerek şimdiden yapayım dedim, herkes rahatlasın.
 
Derin Devlet Sadık'ı “frenleri patlamış BMW gibi” hareket ettiği için tercih edecekti, Azınlık üzerinden Yunanistan'a karşı sorun yaratmak için. Böyle bir enayi arıyordu. Hırsı yüzünden gözleri kör, beyni kilitli, “Yahu bu Ana Vatan Türkiye durup dururken niye beni bu kadar destekliyor, ben ne yapmışım ki, bende ne buldu ki” gibi bir sorgulamayı aklının ucundan bile geçirmeyen bir enayi. (O enayi ki daha sonra bütün bunlara layık olduğuna inanan bir megalomanyağa dönüşmüştür.)  Veya “Bana liderlik ve mebusluk vaadedildi ya, geri kalanı boş ver” diyebilen bir fırsatçı.
 
Türkiye'nin Yunanistan'a iletmek istediği bir mesaj vardı: “Sen benim Kürtlerimi kaşırsan, ben de senin Türklerini kaşırım.” “PKK'yı desteklemeyi bırak, yoksa Azınlık vasıtasıyla senin başını ağrıtırım, hem de fena ağrıtırım.” Böylece BTT Azınlığının Türkiye'nin bir organı, 5. kolu olduğu da belgeli bir biçimde  kanıtlanıyordu. Yunanistan'ın Azınlık aleyhinde daha çok önlem alması için bir sinyaldi bu aynı zamanda. PKK terörü Türkiye için en öncelikli bir sorundu. Yunanistan'nın desteği Suriye'deki PKK'ya uçaklarla silah yardımı yapmaya kadar genişlemiş bulunuyordu. Eh, bu yolda BT Türk Azınlığının biraz rahatı ve huzuru kaçacakmış, kaçsın. Zaten rahatı ve huzuru mu var ki? Bunun maliyetini de Türkiye ödemiyor mu? Yürütülen mantık buydu.
 
 
İtiraz eden var mı?
 
İtiraz edeceği tahmin edilen herkes Kara Liste’ye alındı. İtiraz edeceği öngörülen bütün kanaat önderlerine, “Azınlığı bu şekilde kullanmaya hakkınız yok. Bu yaptığınız millî ahlaksızlıktır. Millî cinayettir.” diyebilecek kişilere, ve diğerlerine. Operasyon başlamazdan çok önce daha 1987'lerde itibarsızlaştırma kampanyası dahilinde Türkiye'ye giriş yasağı kondu. Türkçüsüne, İslamcısına, Kemalistine, Turancısına, komünistine, yönetim yanlısına, hiçbir şey olmayanına. Bunların 200 kişi olduğu tahmin ediliyor.
 
“-Bazı azınlık bireylerine, bunların 200 kişi olduğu söyleniyor, Türkiye'ye giriş yasağı varmış. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?”, İstanbul'da bir gazetecinin Sadık'a sorduğu soru.
 
“-O 200 kişi 2.000'e çıkarsa Azınlık rahat edecektir.”, Sadık'ın yanıtı. Dört dörtlük bir faşistten, dört dörtlük faşistçe bir yanıt. Devlet Bahçeli'nin Sadık'ı çok sevdiği söylenir, genel olarak MHP'de Sadık çok sevilir. Hatta bir çok kez Sadık'ı MHP'nin Derin Devlet içindeki kanadının kurtardığı rivayet edilir. Öte yandan Sadık'ın Dertin Devlet içinde Abdullah Çatlı gibi bir koruyucusu vardı.
 
 
“Frenleri patlamış BMW”
 
Ama sorun yaratmak, bu bir yapı meselesiydi, o olanak ve erk eline geçmeyegörsün. Hani derler ya, bir insanın karakterini anlamak ve kalitesini ölçmek için ona erk ve yetki ver ve nasıl kullandığına bak. Yalnız bir tarafla yetinmeyecekti, o yapı her taraf için geçerliydi, ilk fırsatta içte de aynı sorunları yaratacaktı. Sadık'ın canavarlaşıp kin ve nefret duygularıyla saldıracağı Koca Kapı'nın hedef gösterdiği Abdülhalim Dede, Aydın Ömeroğlu, Hasan İmamoğlu, Mehmet Müftüoğlu, İbram Onsunoğlu ve diğerleri değildi yalnızca. Bir süre sonra Takım’ın adamları da “frenleri patlamış bir BMW” ile karşı karşıya geldiler, Mehmet Emin Aga, Ahmet Faikoğlu, Hasan Hatipoğlu, Rodoplu, İbrahim Şerif ve diğerleri.
 
Benim derindevletçi sevgili agam Aydın Mehmet Arif, 18 Haziran Operasyonu için en çok seferber olanlardan, bir süre sonra bana şöyle diyordu: “A be bu Sadık hepten delimişe!” Bunu bana söylüyordu, muhalif olduğum için birkaç ay önce “Azınlığın içine sızmış hepatit virüsü” (!) olarak adlandırdığı hain kişiye. Umutsuzluğun ne derece olduğunu varın siz tahmin edin. “-Ana Vatan'dakiler de pek geri zekalıymış be aga, anlamamışlar ve sizi bir kaçığın peşine takmışlar.”
 
Sadık'ın “züccaciyeci dükkanına girmiş boğa” gibi veya “frenleri patlamış BMW” gibi davranışına birkaç örnek verelim. Yüksek Tahsilliler Derneği genel kurulunda çatıştığı başkan (ve GÜNDEM gazetesinin sahibi) Hülya Emin'i hain ilan ederken. Hülya'ya “Ben de seni hain ilan ediyorum!” derken, “bana bu yetkiyi Ana Vatan veriyor” demek istiyordu...
 
-Ben 30 bin oy aldım, bana saygı göstereceksin! (Sadık, Hülya Emin'e.)
 
-Hadi lan ordan! Türkiye'ye verilmiş oyları sana mı verildi sanıyorsun? (Ben Sadık'a.)
 
-Ha anlat adama be İbram, anlatabilirsen! (İsmail Rodoplu.)
 
Sadık, demeçleriyle ve tavrıyla Azınlık içinde “frenleri patlamış bir BMW gibi” davranırken, Öte'de ayaklarımızı kırdırtıyor, istediğini Kara Liste’ye sokuyor ve istemediğini hain ilan ediyordu. Derin Devlet’in ona verdiği yetkiyi kullanarak.
 
Oh İbram, sen de her durumda Türkiye'yi suçlayacak bir bahane buluyorsun dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, tekrar ediyorum, ona o yetkiyi Türkiye veriyordu, sığ devlet olarak mı, derin devlet olarak mı, önemli değil. Daha önce kimseyi tehdit etmiyordu ya bu Sadık...
 
Bakın şimdi, kendisine benzeri bir yetki verilmediği halde “yetki gaspı” (!) yapmak isteyen Mehmet Bağdatlı'nın başına gelenlere. Yüksek Tahsilliler Derneği'nde yönetim kurulu seçimleri yapılmıştır ve yönetime seçilenler arasında başkanlığa iki kişi talip olur, Mehmet Bağdatlı ve Ali Kamber. Bağdatlı, Ali Kamber'in adaylığını savmak ve kendisi başkan olmak için der ki, “Sen solcu ve komünistsin, komünist olduğun için zaten Konsolosluk seni istemiyor.” Bağdatlı o dönem bir konuda ihtisas için Selanik'e sık sık gidip geliyordu, orada buluştuk, ağzıma ne gelirse söyledim. Bağdatlı tabiî bir azınlık gerçeğini dile getirmişti, Ali Kamber'in Koca Kapı tarafından istenmeyeceğini ve istenmediğini herkes biliyordu. Benim canımın sıkılışının nedeni bu durumu kabüllenişi, üstelik ondan yararlanmak istemesiydi. Bağdatlı'ya sözüm geçtiğinden açtım ağzımı yumdum gözümü.
 
Bağdatlı Konsolosluğun tavrını yorumlamıştı ve doğru yorumlamıştı. Ama kendisine böyle bir talimat verilmeden yorumlamıştı ve yetki verilmeden yetki kullanmaya gitmişti. Sonra o günlerden bir gün Bağdatlı'yı Konsolosluğa çağırdılar. Onu Konsolosluktan çıkarken görenler, kulaklarının bir karış uzamış olduğuna dikkat ettiler (!). O günden sonra Bağdatlı artık alkolle iki kere gargara yapmadan Konsolosluğun adını anmadı (!).
 
Bir Türk televizyonundan daha önce çatıştığı başkonsolos Hakan Okçal'a ve onunla birlikte Mehmet Emin Aga ve Ahmet Faikoğlu'na -isim vermeden Yunanlılarla işbirliği ediyorlar diye bağıra bağıra hakaret ederken ve elindeki dosyayı “Belgeleri burada!” diye sallarken de “frenleri patlamış BMW” gibiydi Sadık. Hayır, “Leopar tankı” gibiydi demek daha yerinde. Şu farkla, burada gerçekten bir yetki aşımı vardı. Ve Sadık o programda “ölüm fermanını” kendi eliyle imzalamış oldu. Daha 6 aylık ömrü varmış. Dirisinden yeteri kadar yararlanılmış ve diri olarak fonksiyonunu tamamlamıştı. Bunca yatırımın boşuna gitmemesi için burdan öte ölüsünden yararlanılacaktı. Peki Azınlığa ne diyeceğiz? Orada sorun yok, Azınlık biz önüne ne sunarsak onu yemek zorundadır.
 
Şamil Tayyar, AKP milletvekili, kitabında şaibeli trafik kazalarındaki ölümleri incelerken, MİT'in suikast düzenleme konusunda  araba kazalarında uzmanlaşmış olduğuna vurgu yapar. Bu kazalar grubuna Susurköy'ü de ilave eder, tabiî Susurluk'u da. Ben iki trafik kazasının da MİT'in eseri olmayıp tesadüfî olduğuna inanıyorum. Önce Susurköy ve sonra Susurluk, ama şu isim benzerliğindeki hikmete bir bakın! Ben o iki kazada da inanmadığım ilahî adaletin tecelli ettiğine inanıyorum. İnananlar hiç tereddüt etmesinler.
 
 
Devamı gelecek haftaya
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Azınlık, Batı Trakya, Tarih, Sadık Ahmet, Türkiye, Yunanistan