İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ - XX

İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ - XX

  • İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ - XX

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
İmza kampanyası -1
 
Aydın Ömeroğlu’nun inisiyatifiyle Almanya’daki azınlık dernekleri tarafından önerildiği halde Yüksek Kurul’un onaylayıp ta bir türlü yürütmediği bir imza kampanyası vardı. Azınlığa uygulanan baskı ve ayrımları ve ırkçı yönetsel önlemleri mümkün olduğunca çok imza toplayarak Yunan Meclisi’ne şikayet etmek ve kaldırılmasını talep etmek için. Bunu kadı fıkrasına benzetenler çıktı, hani “-Fail kim? -Kadı. –Kadı’yı kime şikayet edeceksin? –Kadı’ya.”, ama öyle değil işte. Hedef konulduğu gibi 40 bin imza toplayıp, onlar “şu ayrım ve baskı sorunlarıyla karşı karşıyayız” diye Meclis’e sunulsaydı, büyük yankılara yol açardı ve o ayrım politikaları sarsıntı geçirirdi. Herkesin katılmasına olanak veren, kitlesel, demokratik, barışçı, izlenim bırakan, sansasyonel ama sonuca gidici bir hareket. Olmadı, gerçekleşmedi. 
 
 
Koca Kapı imza kampanyasını desteklemiyordu
 
Birkaç kez vurgulamıştım, bir kez daha yineleyeyim, Yüksek Kurul 1984 sonrası Takım’ın egemenliği altına girmiştir, ondan artık hayırlı bir iş beklemeyin. Ama Takım, asla unutmayalım, Koca Kapı demekti. Ve imza kampanyasında Takım’ın kararsızlığı veya olumsuzluğu, aslında Koca Kapı’nın kararsızlığı ve olumsuzluğu idi. Yoksa, istese, Koca Kapı, Takım eliyle Yüksek Kurul’a “imza kampanyası olsun” kararını aldırıp bal gibi yürütülmesini de sağlardı. Ve o 40 bin imza da toplanırdı, yüzlerce kişi seferber olacaktı, kamuoyu aydınlatılacaktı vs. Karışsaydı ve destekleseydi diyorum, bir sürü şeye karıştığı gibi.
 
Amaç, bizim için tabiî bu işi Koca Kapı karışmadan yürütmekti. 1980-84 döneminde önayak olduğumuz mücadelelerin hiçbirine Koca Kapı’yı karıştırmadık. Yüksek Kurul’un öncülüğünde yapılan mücadelelerde de büyük ölçüde aynısı oldu. O dönem yürütülen mücadelelerin Ana Vatan bütçesine maliyeti sıfırdır. Biz bu tavrı meziyet sayıp itinayla muhafaza ederken, ve bu yüzden kendimizi tüketirken, Koca Kapı’ya göre hainlik ediyormuşuz. Yineleyip duruyorum, denetimin mücadeleden ve sorunların çözümünden daha öncelikli olduğunu biraz geç anladık, biz başına buyruk ve denetimsiz hareket ediyorduk. Öyle olması gerektiğine inanıyorduk.
 
“Başkonsolos Şükrü Tufan İskeçe’de İnhanlı Direnişi’nin başladığını Ankara’dan öğrendi, ona göre bir fırça da yiyerek.” diyordu Abdülhalim Dede, kıkır kıkır gülerek. Şükrü Tufan’ın Orhan Hacıibram’ı affetmediği bu ikinci olaydı. Ve Orhan’ı sınırda yakalatarak intikamını aldı. Olayın anlaşılması için ileride bütün boyutlarıyla ayrıca anlatmam gerekecek.
 
Bu olayların unutulup “tarih”ten silinmesini isteyen bazı dostların, ben deştikçe rahatsız olduklarını biliyorum. Ama ne yapalım, “tarih”, bazı kişileri rahatsız etmeyecek şekilde şekillenemez ki.
 
Harcamalar konusunu açtık da şu an aklıma geldi, aman içimde kalmasın hemen anlatayım. Başkonsolos’un, yüzünde ona uygun tiksinti ifadesiyle, makamında itirafıdır: “Ölümünden üç gün sonra buraya gelip, Sadık’ın lokantada yediği yemeğin makbuzlarını getirdiler, parasını tahsil etmek için.” “Lider”in Koca Kapı’yla olan ilişkilerinin çeşidine bir bakın.
 
İmza kampayasına dönelim. Koca Kapı kampanya karşısında niye üstünden nötr ve altından olumsuz tavır takınmıştır? Ayrımlar altında inim inim inlediğimiz o dönemde Azınlık yararına işleyecek bir hareketi niye yokuşa sürmüştür?
 
Kampanyayı ilgi alanındaki öncelikli bir konu saymadığı için. Ayrıca birçok bakımdan kampanyayı kendi politikası açısından da sakıncalı gördüğü için. Vurgulayıp duruyoruz, Koca Kapı’nın öncelikli konuları Azınlığın denetimi ile ilişkili olanlardır. Diğerleri, bunlara Azınlığın yaşamsal sorunları ve ayrım sorunları da dahil, ikincil konulardır. Bir azınlık sorununun çözümüyle Koca Kapı’nın Azınlık üzerindeki etkisi ve denetim erki zedeleniyorsa veya Azınlığın Koca Kapı’ya bağımlılığı azalıyorsa, o zaman o sorunun çözüme kavuşmaması ve sürüp gitmesi daha efdaldır. Yunan Yönetimi’nden kaynaklı sorunlar Azınlığı Koca Kapı’ya daha da yaklaştırmakta ve daha bağımlı kılmaktadır. Sorunların bu fonksiyonu zaman zaman çözümünden daha çok tercih edilebilmektedir. En çarpıcı örnek, anlatmıştım, 19. maddenin kaldırılmasına verilen tepkidir. Biz 19. maddenin kaldırılması için yıllar boyu mücadele ederken Koca Kapı ıslık çalıyordu, ilgisiz ve nötr bir tavır sergileyerek, tabiî Takım da aynı.
 
Dikkat etmişsinizdir, bazı azınlık sorunları için mücadele Koca Kapı tarafından sonuna kadar desteklenmekte, hatta kışkırtılmakta, bazıları için ise ilgisiz kalınmakta, hatta bazı mücadeleler gizliden gizliye veya açıkça baltalanmaktadır. Daha çok dikkat ederseniz, desteklenen ve kışkırtılan mücadelelerin Azınlığın denetimiyle ilişkili olduğunu göreceksiniz. Örneğin Müftü sorunu, 240 imam yasası gibi. Koca Kapı’nın Azınlık üzerindeki denetimiyle ilişkisi olmayan ve kendisine danışılmadan ve denetimine tabi olmadan yürütülen mücadele makbul sayılmayıp yerine göre pasif veya aktif olumsuz tavırla karşılanmaktadır. En taze bir örnek, Harmanlık Mahallesine azınlık okulu açma kampanyası.
 
Koca Kapı imza kampanyasını desteklemedi, ne daha önce, ne de daha sonra Sadık tek başına imza toplamaya başladığında. İlgilenmiyormuş gibi yapıyor, aslında yürütülmesine karşı çıkıyordu. Sadık’ı “lider” tayin etmeye karar verdikleri zaman, tutunacak başka dal bulamadıkları için imza kampanyasını da öne çıkarmak zorunda kalmışlardır. Ama “resmî tarihte” bu kampanyanın terihçesiyle ilgili hiçbir bilgi verilmez. Nereden kaynaklıdır, nasıl başladı ve fikir babası kimdir. “Resmî tarih”e bakarsanız, kampanya sanki tamamen Sadık’ın bir eseridir.
 
 
Aydın Ömeroğlu ve imza kampanyası
 
Fikir babasının Aydın Ömeroğlu olduğu ve ilgili öneri azınlık kuruluşlarına ve Yüksek Kurul’a sunuluncaya dek tüm çabaların, yazışmaların ve yükün büyük bölümünün onun sırtından geçtiği hiçbir yerde kayıtlı değildir. Çünkü imza kampanyasının gündeme geldiği 1985’te Derin Devlet ve MİT Aydın Ömeroğlu isminin üstünü çizmeye hazırlanmaktadır, hem de kesin olarak ve o çizgiyi bir kez daha silmemek üzere. ΜİT, Aydın Ömeroğlu’nu, bir başka azınlık ferdine daha nasip olmamış bir şekilde, daha kalleşçesi olamaz, hedef göstermiş ve aleyhinde linç girişimi başlatmıştır.. Kitaplarının birinde onun aleyhinde MİT’in kaleme alıp dağıttığı uzun bir metne yer verilmektedir. Merak edenler gidip okusun. O zamandan beri denetim ve güdüm altındaki azınlık kuruluş ve kişilerine, kim değil ki, Aydın Ömeroğlu’ndan söz etmek, adını bile anmak yasaklanmış bulunmaktadır.
 
Aydın Ömeroğlu’nun kendisi, aradan bunca yıl geçtikten ve bunca deneyim kazandıktan sonra bile, niçin ve kimin tarafından böyle rezilce ve aşağılıkça itibarsızlaştırıldığını ve bir linç girişiminde hedef gösterildiğini realist ve rasyonel bir şekilde yorumlamaktan ve açıklamaktan “aciz görünmektedir”, daha doğrusu çekinmekte ve kaçınmaktadır. Aydın’ın çelişkileri, saplantıları ve dogmatizmi, ve korkuları. Hayatını zehir edenin MİT olduğunu bildiği halde, MİT’i eleştirmeye mecbur kaldığında Atatürk’ün kurduğu müessese diye günah işlemiş gibi bir duygu içerisine girmektedir. Ve artık gerçekler kafasına dank ettiğinde ve kaçamak başka bir yol bulamadığında en fazla “MİT’in içine sızmış CIA ajanlarının kurbanı olduğunu” söyleyebilmektedir.
 
Aydın’ın kendisi hiç farkına bile varmadan Derin Devlet’i nasıl çileden çıkardığını (!) ve Derin Devlet’in onu bertaraf etmek için neler çektiğini (!) ve sonunda en kalleşçe yollara nasıl baş vurduğunu hayal edebiliyorum. Anlatmaya kalkarsam uzun sürecek ve konuyu daha da dağıtacağız.
 
 
İmza kampanyası -2
 
Yerde yatan imza kampanyasını ayağa kaldırmak ve bir ilk hız vermek üzere önce Abdülhalim Dede harekete geçti. İmza kampanyası ile neyin amaçlandığı ve diğer ilgili hususlar Almancılar tarafından gösterilmişti. Abdülhalim bir defter açmış, imza vermek üzere halkı İskeçe’de gazetesi “Trakya’nın Sesi”nin bürosuna (babasının terzi dükkanına) uğramaya davet ediyordu. “Aga, kapı kapı dolaşmaya hiç niyetim yok. Olayı duymayan kalmadı, isteyen gelir, imza verir.” demişti bana. İskeçe’de bir Yüksek Kurul toplantısı olmuştu, Hafız Cemali’nin tayininin ele alındığı, o münasebetle gitmiştim. Geçip defteri imzaladım. Yıllar 1985. Daha sonra yine “Trakya’nın Sesi”nde okudum, A. Dede, “Bizden sonra imza toplamaya Sadık Ahmet te başlamış” diye seviniyor ve imza toplamaya çıkanların çoğalmasını temenni ediyordu.
 
Sadık ise Gümülcine’de köylerde kapı kapı dolaşıyormuş (?). Kasabaya daha sıra gelmemiş, şimdilik köylerle yetiniyormuş. Sonra bir gün, 1986’nın ortaları olmalı, Sadık’ın neredeyse bir seneden beri imza topladığından ve niçin topladığınıdan birkaç kişi dışında Gümülcine’de kimsenin haberi yok, ben dahi T.S.’de okuduğumu unutmuştum, ama polisin haberi var tabiî, ve Sadık’ı karakola çağırdıklarını ve imza toplamayı bırakmasını söylediklerini öğrendim. Oh dedim, zorluklar şimdi başlıyor. Sadık’a dayanışmaya gitmeli, yalnız kalmasın, onun yanında olduğumuzu gösterelim. Bu iş mahkemeye dayanacak sonunda, oysa Sadık’ın mahkemeler konusunda hiç deneyimi yok. Selanik’ten memlekete geldiğim bir gün ilk işim gidip kendisini bulmak oldu. Uzun uzun imza toplama konusunu görüştük.
 
Konuştuklarımız özetle şunlar: 1. Polis, imza toplamayı terketmezse kendisini dava edeceklerini söylemiş. Ederler dedim, hesabı ona göre tutmalı. Ama Sadık imza toplamayı sürdürmekte kararlı görünüyordu. 2. Kaç imza topladığını söylemiyordu, ben de öğrenmek için üstelemedim. 3. İmza kampanyası için nasıl bir beyanname -bir metin hazırlamış olduğunu sordum. Bir tane ben de istedim. Böyle bir beyanname olmadığını söyledi. Yani boş kağıt üzerine mi imza istiyorsun? A be öyle şey olur mu? Hiç boş kağıda imza istenir mi ve imza verilir mi? İlgili metin derhal hazırlansın. 4. İmza kampanyası, bir kişinin işi olamaz, bir kişi tarafından yürütülemez. Eşyanın tabiatına aykırı. Böyle bir çıkış senden önce Abdülhalim Dede yapmıştı. Ama onun amacı Yüksek Kurul’u tahrik etmekti, olaya sahip çıksın diye. Dede’nin yürüttüğü kampanyanın akibetinden haberim yok. Son olarak 300 kadar imza topladığını söylemişti...
 
 
Hafiye edebiyatı
 
Bu noktada bir parantez açıyorum, Sadık’la sohbetin nahoş bir bölümünü anlatmak için. Abdülhalim Dede’den söz edilince tepkisi şöyle oldu: “-Doğru. İmza toplamaya ilk o başladı. Kendisi gerçi hafiyedir. Ama kabul etmek lazım, hafiye olmasına rağmen ilk o başladı.”... Tepem attı. Lafa bak!...
 
 
Devamı gelecek haftaya



İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Azınlık, Batı Trakya, Tarih, Sadık Ahmet, Türkiye, Yunanistan