İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XIX

İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XIX

  • İLK KARA LİSTE'NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ -XIX

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
Her yiğitin gönlünde bir arslan
 
Aday olma hevesine ben de hayret ettim, siyasetle ve azınlık mücadelesiyle ciddi şekilde hiçbir zaman ilgilenmemiş ve orada yer almamış bir Sadık; düne kadar “Ben politikadan anlamam. Var mı bana para kazanmak.” diye kendini anlatan, doktor olarak sünnetçilikte çok ücret alışını kinik bir şekilde “Bizim millet kazıklanmaktan anlar” veya yazılı olarak daha kibar bir şekilde “Aç ayı oynamaz” diye gerekçeleyen ve ihtisas yaparken üstlendiği fonksiyon yüzünden adı “balander”e çıkan bir Sadık şimdi siyasete soyunmak istiyormuş. İlgilenmediği için Yunan Meclisinde kaç parti var diye sorsan bilmez. Bunca yıldır bir gazete alıp okuduğunu görmemişimdir. Azınlık sorunları hakkında bir görüş bildirmemiştir, basında bir yazısı çıkmamıştır... Ama her yiğidin gönlünde bir arslan yatarmış derler, Sadık'ın da gönlünde bir arslan niye yatmasın?
 
 
Sadık'ın önceki icraatı -1
 
Sadık Ahmet ile ilgili hükümlerimizde daha adil olalım. 1987 sonlarına doğru “mavi boncuk” almış olarak bağımsız aday olacağını ilan etmeye başlayan Sadık, azınlık “siyasetinde ve mücadelesinde” adı hiç duyulmamış meçhul bir kişi de değildi. Son dönemde imza kampanyası münasebetiyle kendisinden birkaç kez söz ettirmişti. Devamında bu imza kampanyası onun miladı olacaktır. Gelin şimdi bu kampanyayı ve Sadık'ın kendisini biraz “απομυθοποίηση” (demythologization, efsanevî -gerçek olmayan unsurlardan arındırma) yapalım. Ve Derin Devletin hile ve oyunlarını ifşa edelim.
 
Daha önce, benim de memlekette bulunduğum 1980-84 döneminde Yüksek Kurul toplantılarında Sadık hep vardı ve o dönem hükümet ve bakanlara yazılan muhtıralara imza eden 100-150 kişiden biriydi. Arada söz alıp konuşuyordu da. Ama hep “2nci sınıf” Yüksek Kurul üyesi konumundan. Yüksek Kurulda kendisini pek ciddiye almıyorlardı. Muhtıraların hazırlanmasında ve Atina'ya giden heyetlerin oluşturulmasında yer almamıştır. Yüksek Kurul tarafından yönlendirilen mücadelelere “kenarcıktan” katılıyordu, yan kırmadığı zaman.
 
1985 ortalarındaydı, yanılmıyorsam, Şapçı ovasında açık hava -tarım hapishanesi için kararlaştırılan kamulaştırma konusunda Karacaoğlan camiinde bir toplantı düzenlendi, ilk ve son, ben yoktum ve katılmamıştım. Sadık o toplantıda bu kamulaştırmanın gerçekleşmesi halinde “kan dökülecek” demeciyle dikkati çekmişti. Bereket kamulaştırma iptal edildi ve... Sadık'a kan dökmeye de gerek kalmadı.
 
İnhanlı Direnişine hiç katılmamıştır, yarı İskeçeli olduğu halde. Köylülerin son üç haftalık oturak eylemlerinde bir akşam şehir meydanında birkaç dakikalığına göründü, o kadar. O birkaç dakikalık katılımıyla az daha nahoş bir olaya yol açıyordu, anlatılmaya değer. Yaka Direnişinde de Eşekçili camiindeki ilk toplantıda oradaydı. Sonraki toplantılarda kendisini görmedim. Selanik'ten getirilen toplum polisi önümüzü kestiğinde ve polis subaylarıyla sürtüşmenin yaşandığında da orada yoktu.
 
Bir yıl önce (Ağustos 1986) imza kampanyası yüzünden Dedeağaç'ta gözaltına alınmış, Müftüoğlu'nun müdahalesiyle aynı gün tahliye edilmiş ve şimdi yargılanmayı bekliyordu, anlattım. Ve kısa bir süre önce, ama “mavi boncuk” sonrası, Selanik'teki bir Avrupa insan hakları kuruluşunun toplantısında beyanname dağıttığı duyulmuştu. Resmî biyografisinde önemli bir olay gibi zikredilir.
 
Bu olayın üzerinde biraz duralım. Beyanname yazıp hazırlamak, o söz konusu beyanname besbelli azınlık sorunlarıyla ilgiliydi, ve onu dağıtmak, hem de Selanik'teki bir konferansta, “Sadık icraatı” dışındaki bir olaydır. Sadık, hele 1987'de, azınlık sorunları hakkında beyanname yazacak durumda değildi ve insan hakları kuruluşu da nedir ve niye oraya başvurulur, bunlardan da bihaberdi. Hayatında böyle şeylerle ilgilenmemişti, gözü daha önce ders çalışmaktan ve daha sonra para kazanmaktan başka bir şey görmediği için. Sonraki yıllar bunları ve daha başka şeyleri oldukça iyi öğrendi, hırslı ve çalışkandı, koskoca bir devlet mekanizması tarafından desteklendi, ilgili bilgilerle de beslendi. Ama siyasî bir metin yazacak düzeye, Türkçe veya Yunanca, hiçbir zaman ulaşmadı. Selanik beyannamesi hiçbir yerde yayımlanmadı, hiç olmazsa ben görmedim, okumadım, ne yazdığını bilmiyorum. Elime alsam, anlarım, Sadık'ın kaleminden mi çıkma, yoksa ona hazır mı verildi. Şunu sanıyorum: Sadık Selanik'e talimatla gitti ve o beyanname eline hazır verildi.
 
Benim elimde Sadık'ın milletvekili iken kendi kaleminden çıkma başbakan Miçotakis'e yazdığı bir mektup var, bir gün onu da yayımlamam gerek. Ha o mektup bak otantik, eline hazır verilmiş bir metin olmadığı belli. Başbakana karşı kullandığı dile, cüretine, incilerine ve fikir düzeyine “hayran” kalacaksınız. Sanki “sorun yarat” talimatını yerine getiriyor, “züccaciye dükkanına girmiş boğa” gibi.
 
Bütün bunlardan sonra artık Azınlıktaki her gelişmeyi, her olayı, kavgayı ve mücadeleyi otantik mi, ve Azınlığın kendi inisiyasitifiyle mi gerçekleşti, yoksa Koca Kapı'nın talimatıyla mı ve sahte mi diye sorgulamak gerek. Koca Kapı'nın tavrı olumlu, tarafsız ve olumsuz olabilir. Ondan söz etmiyorum, talimattan söz ediyorum, talimat üzerine yerine getirilmiş işlemden söz ediyorum.
 
 
Güncel bir “azınlıkiçi” rezalet
 
Örneğin, GTG Birliği'nde yeni yönetim göreve gelmiş. Gerçek bir seçim ve seçme sürecinin, yani azınlıkiçi bir sürecin sonucu mudur bu yeni yönetim, yoksa Koca Kapı'nın tayini midir, sorgulamak gerek. Başka türlü Azınlıktaki gelişmeler yorumlanamaz, anlaşılamaz. İlk yapman gereken şey sorgulamak, Azınlığın bir tasarrufu mudur, Koca Kapı'nın mı? 
 
Fırsattan istifade “tarihten” biraz uzaklaşalım, bu çerçeveye giren güncel bir azınlıkiçi rezaleti anlatalım. TC cumhurbaşkanı adaylarından Muharrem İnce 31 Mayıs tarihinde Gümülcine'yi -Azınlığı ziyaret etti. Programında GTG Birliği'ne gelmek ve bahçesinde konuşmak, ayrıca orada Yunan medyası ile basın toplantısı yapmak vardı. Birlik yönetimi, önce Muharrem İnce'ye Gençler Birliği bahçesine girişini yasaklama konusunu görüştü. Büyük skandal olurdu, vazgeçtiler, kimseye sen bahçeye giremezsin diyemezlerdi. Daha hafif önlemler almaya mecbur kaldılar. Ziyareti sabote edeceklerdi. İnsanların toplanmasını engelleyeceklerdi. İnce'nin kabulünde yönetim kurulundan  kimse olmayacaktı, medya mensuplarıyla görüşmesinde yapayalnız bırakılacak, yanına bir tercüman bile verilmeyecekti. Mikrofon tesisatı kurulmasına müsaade edilmeyecekti, kurmak isteyenler engellenecekti, tehdit edilecek ve polise şikayet edilecekti. Bütün bunlar oldu. Muharrem İnce'nin kabulünde Azınlıktan topu topu 4 kişi hazır bulundu, diğer kalabalık onu dinlemeye gelmişti. Ne milletvekilleri, ne belediye başkanları, ne öbür yerel yönetim temsilcileri, ne “müftüler”, ne imam ve hocalar, ne öğretmenler, ne dernek ve kuruluşların temsilcileri, ne azınlık partisi (!!) DEB'in yöneticileri oradaydı. Ne de başkonsolos, ne de konsolosluktan en küçük bir katip ve kapıcı. Tam bir sabotaj. Ama “Birlik yönetimi” ifadesini, lütfen “Konsolosluk, Koca Kapı, Erdoğan hükümeti” olarak algılayın, çünkü Birlik yönetimi orasının tayinli organıdır ve talimatlarını yerine getirmektedir.
 
O 4 “kahramanı” herkes gördü, adlarını söylemekte bir sakınca yok: Mehmet Devecioğlu, Cengiz Bodur, Galip Galip ve Kamil Sıcakemin. Haklarında yapılan ilk yorum: Şimdi bu kişiler Kara Listeye girecek mi acaba, yani onlara Türkiye'ye giriş yasağı konacak mı? Nasıl bir terör altında yaşadığımızı bilmem anlatabiliyor muyum.
 
Bu rezalet yalnızca Konsolosluğun üstüne kaldı, Azınlığa hiç sıçramadı diyemeyiz. Onun için benim buradan bir önerim: AKP hükümetinin istemeyip sabote ettiği Türkiye'den resmî bir misafir geldiğinde, onun kabulünü Konsolosluğa bırakmayalım, Azınlık olarak biz üstlenelim.
 
Türkiye'nin resmî temsilciliği tarafından böyle bir karşılamaya hedef olan Muharrem İnce'nin TC Gümülcine Başkonsolosluğunu ziyareti bir dakikadan çok sürmedi. “Suratlarına tükürmek için bir dakika yetti.” diye yanıt verdi.
 
 
Sadık'ın önceki icraatı -2
 
Bu durumda insanın sorgulayası geliyor, Azınlıktaki her hareket ve gelişmede olduğu gibi imza kampanyasını da. Yani imza kampanyası Sadık'ın kendi insiyatifi midir, yoksa Koca Kapı'nın talimatı mıdır? İşaretleri birer birer saymayayım, ama bana göre Sadık'ın imza kampanyasına sahip çıkışı büyük bir olasılıkla kendi inisiyatifidir, talimat değil.
 
Korkunç bir varoluşçu bunalım geçiriyordu, hastaneye alınmak için yaptığı müraccat reddedildikten sonra. Anlatması uzun sürecek, kısa keseceğim. Bu bunalımın etkisi altında  imza kampanyasına sarıldı. Gümülcine devlet hastanesinin cerrahi kliniğine atanmayı planlamıştı, daha orada ihtisasının bir bölümünü yaparken. Bir cerrah alınacağı ilan edildikten sonra başvurusunu yaptı, tercih edileceğinden emindi. O yıllarda azınlık üyesi bir doktorun hastaneye alınması büyük olaydı. Bunun için her şeyi yaptığına inanıyordu. Erk odakları ve nüfuz sahibi kişilerle iyi ilişkiler kurmuştu. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı ve alınmadı. Yanis Vavaciklis, cerrahi kliniğinin bir doktoru ve başvuruları inceleyen komisyonun üyesiydi. Sadık'ı ihtisas döneminden iyi tanıyordu. “İbram,” dedi bir gün, “Sadık'ın alınmamasına ben sebep oldum.” Birkaç neden saydı, bunlardan başlıcası, bir soydaşın “balander” olarak adlandırdığı rolüydü.
 
İcraatı arasında saymak gereken bir hareketi daha var. Köyü Sirkeli'de nahiye idaresine göz koymuş, ancak hazırladığı liste seçimlerde başarılı olamamıştı. Bir kere daha da yerel yönetimle ilgilenmemiştir.
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Azınlık, Batı Trakya, Tarih, Sadık Ahmet