Mebus İlhan Ahmet’ten bir vatanseverlik örneği - 1

Mebus İlhan Ahmet’ten bir vatanseverlik örneği - 1

  • Mebus İlhan Ahmet’ten bir vatanseverlik örneği - 1

Yunan Parlamentosu’nun şerefini ona hakaret eden bir azınlık bireyine karşı bakınız nasıl savunuyormuş
 
- o vatandaşı dava ederek
- 20 bin evro tazminat talebi de cabası
 
 
GÜNDEMİ YORUMLARKEN
 
Gündemi yorumlamak ve bu arada her tarafa yetişmek isteyenlerin, benim gibi, hep başlarına gelmiştir. Meydana gelen bir olay, ileri sürülen bir iddia, dile getirilen bir görüş ile ilgili olarak, benim bunu yorumlamam gerek, eksikliğini tamamlamak için, yanlışını gösterip düzeltmek için, samimiyetsizliğini veya yalanını ifşa etmek için deyip te işaretlediğin, ancak bu dediğini vakit bulamadığından, üşendiğinden veya bir başka nedenle bir türlü gerçekleştiremediğin durumlar, hep olmuştur. Sonra, yorumlamadığın ve yanıtlamadığın o şey yeniden karşına çıkınca veya yaygınlaşınca onunla ilgili zamanında itirazlarını dile getirmediğin için hayıflandığın durumlar, hep olmuştur.
 
Milletvekili İlhan Ahmet’in iki sosyal medya yazarı Mustafa Çolak ve Kamil Sıcakemin hakkında “bana hakaret ettiler” diye iddia ederek açtığı ikişer dava konusu bu günlerde yeniden gündeme geldiğinde aklımdan geçti bütün bunlar. Milletvekilinin hem genel anlamda “ahlak (moral, etik) anlayışını”, hem de özel olarak “azınlık ahlak anlayışını” çiğneyen birkaç davranış ve demecini işaretlemiştim, beni korkunç rahatsız eden, onları eleştirecektim. Hani Mustafa Çolak’ın şu dava konusu makalesinde onu “bel altından vuruşlar” diye suçladığı davranış ve demeçleri gibi. İlhan’da bunlar ahval-i adiye. Ama anlaşılan o birkaç demeç benden başka birinin pek dikkatini çekmemiş olmalı ki, kimseden bir ayıplama işitmedim. Hele bir tanesi, sonuncusu, yazının başlığını oluşturan konu, çok mide bulandırıcı idi, ama kendime söz verdiğim halde eleştirip ayıplamadım. Oh İbram, yine sen mi kötü olacaksın diyerek mi, bilmiyorum. Gerçekleri ve doğruları savunurken dayatılmış durumların dışına çıkarak “kötü görünmekten” ve gerekirse bunun bedelini ödemekten korkan bir insan değilimdir ama.
 
İşaretlemiş olduğum halde ihmal ettiklerim yalnız İlhan Ahmet’le ilgili değil. Bir tanesi örneğin çok eski, GT Gençler Birliği “tayinli daimî” başkanlarından ve Takım’ın adamı Arif Hüseyin’e ait. Yıllar önce bir grup insan 26 ve 29 Ocak mitinglerini tartışıyor. Ben daha çok dinliyordum, tartışmaya girmeyerek. Arif konuşuyor ve çok şey biliyormuş edasıyla diyor ki: “26 Ocağı Yunan Yönetimi düzenlemiştir. Tabiî. Bana bunu Pavlidis’in kendisi gelip söyledi.” Karambole geldi, Arif’e o zaman ağzının payını veremedim. Sonra dur dedim, Takım’ın dilinden düşürmediği için bu iddiaya “dört başı mamur” bir yanıt yazayım. Aradan zaman geçti, yıllar geçti, arada bu iddia hep gündeme gelir, benim de aklıma yanıt vermek gelir, ama yanıtı hâlâ yazmış değilim.
 
Arif’e şöyle dalacaktım: “Büyük istihbaratçısın be Arif. Zehir hafiyesin. Demek ki 105’in koca şefini kendi kişisel hafiyen olarak kullanıyorsun. Yunan devletinin sırlarını gelip sana ifşa ediyor. Aferin. Sen de onları Koca Kapı’ya iletiyorsun, onlar da sana inanıyor, öyle mi?... Yahu oradan bari ‘Pavlidis söyledi’ lafını sana bir kere daha ağzına alma demediler mi? Onlar da mı o kadar geri zekalı? Kim kimi kullanıyor be Arif? Sen mi Pavlidis’i kullanıyorsun, Pavlidis mi seni? Bunu kendine hiç sordun mu? Pavlidis’in görevlerinden birinin Azınlıktan hafiye devşirmek olduğunu bilmiyor musun? Onun seni kullandığını anlamıyor musun? A be bu kadar saftirikoluk olur mu?”
 
Bir tanesi daha bu yakınlarda olanı, nazi partisi Altın Şafak milletvekili Kasidiaris’in TC Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın ziyaretinde azınlık milletvekilleri hakkında “dört milletvekilimiz var” deyişine verdiği tepki. Kasidiaris, her zamanki gibi ateş püskürüyordu, Hitler’in tankları bok yesin yanında. Mecliste dört azınlık milletvekili için onları Erdoğan’ın kendi milletvekilleri olduklarını açıkça ilan ettiğini söylüyor, Erdoğan’ı yalanlamadıklarını hatırlatarak bizimkilerine hakaretler yağdırıyordu. Tabii Kasidiaris’in hakaret etmesi için Erdoğan’ın o aptalca ifadesine gerek yok, ama bu ifade de nesnel bir gerçek, onun yüzünden hakarete uğradıktan sonra artık bizimkilerinden bir açıklama gerektiren. Ama dört milletvekili bir kez daha kurnazca susma ve sinme taktiği izlediler (!), cevap yok.
 
Birkaç ay önceki başbakan Binali Yıldırım’ın ziyaretinde yine aynı şeyle karşılaşılmış ve yine benzeri eleştiriler yöneltilmişti, bu kez sadece İlhan Ahmet’e. Zira Binali’nin Kurcalı ziyaretinde milletvekillerinden bir tek İlhan orada ve mebusumuz Binali’ye “Sayın Başbakanım” diye hitap ediyordu. Yunanca’da kulakta biraz garip yankılanan bir sesleniş. Μebusun bu seslenişi birçok kişi tarafından eleştiriye konu oldu, “O senin başbakanın değil, Türkiye’nin başbakanı. Senin başbakanın nereden oluyormuş? Türkiye’de bulunduğunu mu sanıyorsun? Yoksa Batı Trakya’yı Türkiye mi kabul ediyorsun?” gibi eleştiriler. İlhan Ahmet susma ve sinme taktiği izleyerek (!) cevap vermedi. Sosyal medyada iyi niyetli bir Yunanlı dostumun da İlhan’ı o ifadesinden dolayı eleştirdiğini okudum. Bunun üzerine o dosta küçük bir yanıt yazdım, İlhan’ın niye başbakanIM diye hitap ettiğine bir açıklama getirerek. “Türkçe’nin azizliği. Türkçe’de hitaplarda iyelik zamiri çokça kullanılır. Yunanlı ‘κύριε Πρόεδρε, κύριε Νομάρχα, κύριε Υπουργέ...’ der, Türk ise ‘sayın Başkanım, sayın Valim, sayın Bakanım’ diye hitap eder, ille de iyelik zamiri ekleyerek. Türklerin güçlü sahiplenme duygularından mı ileri gelir bu hal, nedir bilmiyorum. Bunun bir başka manası ve iması yoktur, Türkçe’nin geleneği böyledir. İlhan’ın Binali’ye hitaben kullandığı ‘Başbakanım’ ifadesini de böyle görmek ve ona başka bir niyet eklememek gerekir.” Yunanlı dostum açıklamamı kabul etti ve bana teşekkür etti.
 
Bu gerekçeyi, Kasidiaris’in dört azınlık milletvekiline hakaret ettiği konuşmasından -naralarından sonra daha düzgün bir makale şeklinde işlemeye karar verdim. İlkokuldaki anılarımdan başlayarak, Yunanlı öğretmene iyelik zamiri kullanmadan “kiri, kiri”  (kirie, beyefendi) diye hitap eder, Türk öğretmene ise, iyelik zamiri takarak “öğretmenim, öğretmenim” diye seslenirdik. Erdoğan’ın “dört milletvekilimiz” diye sahiplenişinin ardında “onlar bizim adamlardır, bizim ajanlardır” gibi bir mesaj yatmadığını hatırlatarak. Böyle bir şey olsa zaten söylenmez. Öküz altında buzağı aramayın lan! Yazmaya karar verdim, ama yazamadım.
 
Gördüğünüz gibi mebus İlhan Ahmet’i hep yerin dibine batırmıyorum. Onu savunduğum ve desteklediğim de oluyor.
 
Ama şimdi aşağıda onu yerin dibine batıracağım. İki blog yazarı aleyhinde açtığı davalar münasebetiyle mebusun bazı demeç ve davranışlarında sergilediği dipsiz amoralizmini gösterip onu kınayacağım.
 
 
asıl konu ve sonu sonraki yazıya kaldı
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Batı Trakya, İlhan Ahmet, PASOK, Mustafa Çolak, Kamil Sıcakemin