İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XVII

İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XVII

  • İLK KARA LİSTE’NİN (1987-1996) DERİN NEDENLERİ – XVII

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
18 Haziran operasyonu için hazırlıklar
 
18 Haziran (1989 seçimleri için) operasyon hazırlıkları ne zaman başladı? Daha önce milletvekili seçimleriyle Azınlık üzerinden Yunanistan’a mesaj göndermeye ne zaman karar verildi? Ve bu iş için sonunda 18 Haziran seçimleri ne zaman tercih edildi? Meçhul. Tarihleri yaklaşık olarak göstereceğim.
 
Ben 1984 sonlarından beri memlekette değilim, Selanik’te ihtisasıma devam ediyorum, 1989 ortalarına kadar. Duyumlarım sınırlı. Azınlıktaki gelişmeleri yakından ve yerinde izleyemiyorum.
 
Gelecekte bir gün bunları kaleme almak ihtiyacı ortaya çıkabilir diye düşünmüş olsaydım, günlük tutardım, ayrıntıları öğrenmeye çalışır, tarihleri kaydeder ve kesin bilgiler verirdim. Oysa şimdi aklımda kalanları yazıyorum, bazen yazdıklarım belirsiz ve eksik, sarsılmaz birer kanıt olmaktan uzak, emin değilim veya unutmuşum. Koca Kapı’nın azınlık politikasıyla bu ölçüde çatışacağımı ve bu politikanın Azınlığın önündeki en büyük engeli oluşturacağını nerden akıl edebilirdim ki? Ve bu politikanın değişmesinin acil ihtiyaç halini alacağını?
 
Bu Azınlık, 35 yıl süren Büyük Kovma döneminde uğradığı ayrım ve baskıların ve üzerinde uygulanan yönetsel önlemlerin hangi öğelerden oluştuğunu, bu süre içinde hangil değişimlerden geçtiğini, insanlarının ne çileler çektiğini bile gerektiği gibi kaydetmemiştir. Onun için bu konuyla ilgili ortalıkta dolaşan bir el kitabı dahi yok. Bu duruma canım sıkıldığı için, hiç olmazsa kendi şahsım üzerinde uygulanan bazı ayrımların günlüğünü tutayım bari deyip, askerliğimi yaparken, araba ehliyeti ve pasaport çıkarırken hangi ayrımlara maruz kaldığımı ve bana çektirdikleri sıkıntıları günlük olarak kaydettim ve sonra yayımladım.
 
Evet, 1985-89, Azınlıktaki gelişmeleri yakından ve yerinde izleyemiyorum demiştim. Ayda veya iki ayda bir Cumartesi-Pazar memlekete geliyorum, ama arabam yok, hareket kabiliyetim sınırlı. Neler olup bittiğinden pek haberim olmuyor. Bereket memleketteki birkaç dosta, gelişmeleri onlardan öğreniyorum. Gümülcine Konsolosluğu’yla ilişkilerim ise lemoni. Artık oraya girip çıkmıyordum.
 
Konsolosluk’la ilişkilerimin niye bozulduğunu ben de bilmiyordum. Niye ve nasıl bozulduğunu yıllar sonra, Türkiye’nin azınlık politikasını kavramaya, önceliklerinin ne olduğunu keşfetmeye başlayınca anlayıp yorumlayacağım. Bu politikaya nasıl ters düştüğümü de. Bu yüzden çizik yediğimi de. Ve ayaklarım suya erecek. Ayrıca anlatmam gerekiyor.
 
Operasyon hazırlıklarının çok önceden ve çok erken başlamış olması gerek. Aşağıda anlatacağım 1984’lerden kalma olayı da sonradan bu çerçeveye soktum.
 
O seneydi sanırım, Azınlıktan ileri gelenlerin, kanaat önderlerinin, gazetecilerin v.s. Türkiye’ye ziyarete gittiklerinde MİT’e götürülüp sorguya çekilmeye başladıklarını öğrendik. Bu olayı şimdi operasyonla ilişkillendiriyorum. Ben sorguya çekilenlerden değilim. Zira uzun yıllar –1967’den beri– Türkiye’ye gitmiyordum. Başka bir şeyden değil, ihtiyaç hasıl olmadığından. Böylece yakayı ele vermiyorum. Sonra, anladığım kadarıyla, herkes içeri alınıp sorguya çekilmiş değil. Operasyonda işbirliğine “evet” diyeceğinden emin oldukları kişileri çekmişler, “hayır” diyeceğini sandıkları kişilere dokunmamışlar. Bu ikinciler daha sonra Kara Liste’ye sokulacaklardır.
 
Yakayı ilk ele veren avukat ve eski milletvekili İskeçeli Orhan Hacıibram. Ama onun göz altına alınışı operasyonla alakalı değil, İnhanlı Direnişi yüzünden. Orhan karısıyla gittiği Türkiye ziyaretinden Yunanistan’a dönerken sınırda alıkonur, karısına da “sen git, Orhan daha sonra gelecek” derler.
 
Galiba açıklama yapmam gerekecek, Orhan’ı sınırda göz altına alanlar Yunanlılar değil, Türkler. Herhangi bir gerekçe göstermeden, yasadışı herhangi bir eylem, kaçakçılık, ne bileyim, bir başka suç, öyle bir şey yok. “Senin Yunanistan’daki bazı davranışlarını beğenmiyoruz” diyerek. Neymiş onlar?  Gümülcine’deki konsolosun emirlerine uymuyorsun. Peki, onun emirlerine uymak Yunan vatandaşı olarak benim yükümlülüklerimin arasında mı?... Saçmalığı görüyorsunuz. Kendisine saygısı olan bir hukuk devletinin asla başvurmayacağı şeyler.
 
Hanımı Gümülcine’ye gelip Konsolosluğa koşar. Onu buz gibi karşılayan bir başkonsolos, Şükrü Tufan. Bu tavır failin kim olduğunu da göstermektedir. Şükrü Tufan, Orhan’a diş biliyordu, şimdi intikamını almıştı. Ah, bu olayı da ayrıca anlatmam gerekecek. Orhan’ı ya iki ya üç gün tuttular. Biz burada işkenceye tabi tutulabilir düşüncesiyle kahroluyorduk. Orhan’ın bu macerasıyla ilgili ağzını bıçak açmaz. Ne yaptılar, ne dediler, ne sordular, ne istediler, hakaret ettiler mi, dayak attılar mı? Ve bağımladılar mı? Orhan’ınkisi, daha birçok azınlık bireyinin hali, yalnızca “ırzına geçilmiş kadın sendromu” değil, utandığından konuşmayan. 
 
Abdülhalim Dede ileri gelen Batıtrakyalıların sorguya çekildiğini karısının amcası başkonsolos Şevki Kiracı’dan öğrenir. Rahmetli olduğu için isim vermekte sakınca görmüyorum. (Türkiye’deki sistem, ölmüş kimseleri cezalandırmak için bulundukları cennetten ihraç etme yöntemini daha bulmadı.) Şevki Kiracı Abdülhalim’e der ki: “Batıtrakyalı bütün kanaat önderleri, ileri gelenler, gazeteciler v.s. içeri çekilip sorgulamaya tabi tutuluyorlar. Sen de gazeteci olarak aynı süreçten geçeceksin. Haberin olsun, tutup götürdüklerinde soğukkanlı ol, panik yapma. Bunu neden yapıyorlar, ne soruyorlar, ne istiyorlar hiç sorma, bilmiyorum.”
 
Abdül panik yapmasın mı? O sıralar Türkiye’ye sık sık gidip gelmektedir, zira henüz “Hürriyet” gazetesinin Yunanistan muhabiridir. Takım onu Derin Devlet’i kullanarak “Hürriyet”ten kısa bir süre sonra ihraç ettirecektir. Konuyu “Hürriyet” yönetimine açar, daha doğrusu gazetedeki en güvendiği abisine. Birlikte şu kararı alırlar, ne zaman tutup götürecekler diye Türkiye’ye her gidişinde o sıkıntıyı yaşamaktansa: Abdül’ün kendisi gidip teslim olacaktır. Nitekim öyle yapar, buyurun ben geldim, benden ne istiyorsunuz diyerek... Abdülhalim Dede’yi üç gün bir hücrede tutarlar, sonra salıverirler... Ben anlatmayı burada kesiyorum. Bu üç gün içinde neler olduğunu uygun gördüğü zaman kendisi anlatsın. Benden bu kadarı bile belki çok. Ama konuyu ben “hassas kişisel veri” olarak görmüyor, toplumsal ve azınlıksal bir sorun kabul ediyorum, onun için paylaştım.
 
Bir başka olay da Hafız Yaşar’ın başından geçen. Sanırım Türkiye’yi son ziyaret edişinde, zira hemen ardından giriş yasağı yediği için bir kez daha ölünceye dek Türkiye’yi ziyaret edememiştir. Yıllar 1987 olmalı. Hafız Yaşar Bursa’da oraya yerleşik çocuklarını ziyarete gitmiştir. MİT mensubu olduğunu söyleyen emekli bir albay arar kendisini. Azınlık konusunu görüşmek istemektedir. Görüşmek istemiyorum diyebilir misin? Görüşme sırasında MİT’çi Hafız Yaşar’a Azınlıkta lider olmaya kimlerin layık olduğunu sorar. Hafız Yaşar aklındaki isimleri söyler. “Bırak onları! Sadık Ahmet hakkında ne düşünüyorsun?” Hafız Yaşar anlamıştır, MİT’in Sadık’ı hazırladığını. Tepkisini dile getirir: “Sakın ha! Azınlığı sakın onun arkasına takmayın. Sadık, frenleri patlamış bir BMW’ye benzer. Kime çarpacağı, kimi sürükleyeceği, nerede duracağı hiç belli olmaz. Azınlığı uçuruma sürükler. Sakın ha!” “Bırak itirazlarını ve önümüzdeki seçimlerde Sadık’ı desteklemeye bak, onu milletvekili seçtireceğiz”
 
Hafız Yaşar bu olayı bana 1993’te anlatmıştı ve çok gülmüştüm, şu “frenleri patlamış BMW” benzetmesine. Neden BMW? Hafız Yaşar araba ehliyeti çıkardığında yaşı oldukça ilerlemişti. İkinci milletvekili döneminde Meclis üyelerine sağlanan imtiyazlardan yararlanarak bir BMW almıştı. Araba olarak onu biliyordu. Sonra bir gün arabasının frenleri mi ne patlamış. Neyse. Hafız abinin Sadık’ı bu kadar yakından tanımış olmasına hayret etmiştim. Zira Sadık 1987’lere kadar karakterinin bu yanını pek göstermiş değildi, tam tersi mülayim ve uyumlu bir davranış sergiliyordu. Herkesle pili pili, özellikle erk karşısında, ve mülayim. Para kazanmak ve zengin olmak istiyordu, “ben politikadan anlamam, var mı bana para kazanmak”, kendi otantik ifadesidir. Öyle hırçınlıkla, kırıp dökmekle müşteri elde edilmez ve para kazanılmazdı. Nadiren “frenleri patlamış bir BMW” oluyordu. Çok ücret aldığı yönündeki eleştirilere verdiği yanıt, “bizim millet kazıklamaktan anlar”, bir otantik vecizesi daha, “aç ayı oynamaz”dan sonra. Pili pili Müftü’nün özel doktoru olmuştu, oradan para kokusu aldığı için. Dedeağaç’ta ihtisas yaptığı kiliniğin doktorları “lider” olarak ortaya çıktığında gözlerine inanamamışlardı. “A be bu bizim supiça mı?” (Supiça= sinsi küçük mürekkep balığı)
 
1987’lerde Sadık’ın birden tavrının değiştiğini görürüz. Yürüyüşü bile değişmiştir. Yeşil sahaya güreşmeye çıkan pehlivan gibi yürümektedir, atletik yapısı da buna müsaittir. Önümüzdeki seçimlerde bağımsız aday olacağını ilan etmeye başlar. Sadık’ı son 25 yıldır ilk defa elinde bir gazeteyle gördüm. Bir gün Çukur Kahve’ye elinde “Ta Nea” gazetesiyle geldi. Artık o bir liderdir. Toplum onun lider tayin edildiğini daha bilmiyor olabilirdi, ama kendisi biliyordu. Ve burdan öte “frenleri patlamış BMW” gibi davranmaya başlayabilirdi. Üstünden geçmeyi planladığı muhtemel rakiplerini şöyle bir sıraya dizdi. Takım’ın içinden ve Takım’ın dışından, tümü gâvurcu ve hain ilan edilmeye layık insanlardı. Önce avukat Hasan İmamoğlu’na çarptı. İmamoğlu’nun bir müşterisine, Sirkeli ağzına özgü bir tabirle, “O bir gâvurcu! Bilmeyi misin? Bulamayı mısın gidecek başka avukat!” diye çıkışır. İmamoğlu ki Celal Bayar’dan ve Selanik’ten bizim agamızdır, ve şöyledir veya böyledir, ama Allah için, biz kadaşlarına hep denk davranmıştır ve hepimizin, Sadık’ın da, ona bir teşekkür borcu vardır. Fakat İmamoğlu Derin Devlet’in Kara Liste’ye sokup “tut kuçu” diye hedef gösterdiği kişilerin başında gelmektedir. Bu köpekliği yapmayı seve seve Sadık üzerine almıştır. Sadık’ın söylediği sözler bizzat o kişi tarafından İmamoğlu’nun kulağına ulaştırılınca, önce Kumağra ile Sirkeli ağızları telefonda hesaplaşır. Bu hesaplaşmaya kulak misafiri olan Batı Trakya’nın namuslu insanlarının yüzleri utançlarından pancar gibi kızarırdı herhalde. Sonra iki kahramanımız silahsız bir düello için Çukur Kahve’yi seçerler. Ölüm ve ağır yaralanma olmadan kahvenin kalabalık müşterisi araya girip onları ayırır.
 
Hafız Yaşar’ın MİT’çiye verdiği yanıtta farkına varmadan yaptığı iki hata vardır. Birincisi: Sadık’ı “frenleri patlamış BMW” gibi tarif ederken, aslında onun seçimini destekliyor ve sağlamlaştırıyordu. Zira Derin Devlet böyle birini istiyordu, “frenleri patlamış BMW” gibi hareket eden ve Azınlığı uçuruma sürükleyebilecek kadar bilinçsiz olan birini. Zira böyle gelişmeler, Azınlık için ne kadar kötüyse millî politikamız için o kadar iyi, Yunanistan’ı uluslararası düzeyde zor durumlara sokacak ve bu sayede Yunanistan’a “PKK’ya yataklık etmeyi ve onu desteklemeyi bırakmazsanız çok daha kötüsü olacak” diye mesaj ve şantaj gönderilecekti. Bu arada belki Azınlık zarar görecekti, ama ne yapalım, Türklüğün bekası söz konusu olduktan sonra bir BTT Azınlığı teferruattır. Mehmet Müftüoğlu’nun 29 Ocak karışıklıklarında ve Gümülcine pogromunda Azınlıktan ölü çıkmadığı için Türkiye’de görüştüğü bazı kişilerin nasıl hayıflandıklarını görüp hayretler içinde kaldığını hatırlatmak isterim.
 
Gerçek olamayacak ölçüde çok korkunç tespitler yapıyorum değil mi? Türkiye’nin azınlık politikası sapık kardeşim. Anlatmıştım, 19. maddenin kaldırılması yolunda çok mücadele ettiğimiz için ve sonunda kaldırıldığı için, aslında Yunan amaline hizmet ettiğimiz suçlamasını suratıma tükürük gibi yemişimdir. Çünkü böylelikle Yunanistan’ı uluslararası forumlarda sıkıştıran bir koz Ankara’nın elinden alınmış.
 
Hafız Yaşar’ın hatalarından ikincisi: Seçimlerde lider Sadık Ahemet’in arkasından koşacağına dair söz vermemiş olması. Böylelikle Türkiye’ye giriş yasağını kendi eliyle imzalamış oldu ve ölünceye dek 7 yıl boyunca bir kez daha Türkiye’ye gidemedi. Ne demesi gerekirdi? Herkesin dediğini: “Siz her şeyi benden daha iyi bilirsiniz efendim. Madem öyle uygun gördünüz, herhalde öylesi en doğrusudur. Önümüzdeki seçimlerde sizin buyurduğunuz gibi Sadık Ahmet’in peşinden gideceğim, ona yardım edeceğim, seçilmesi için elimden geleni yapacağım. Sadık Ahmet bugünden itibaren Ana Vatan’ın buyurduğu gibi bizim liderimiz ve reyizimizdir.” demeliydi. Bak o zaman cezalandırılacak mıydı?
 
 
Gelecek hafta XVIII yazı
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Batı Trakya, Azınlık, Tarih, Hafız Yaşar, Sadık Ahmet, Hasan İmamoğlu, Mehmet Müftüoğlu, Türkiye, Abdülhalim Dede, Orhan Hacıibram