ÖYKÜ: Hayat dersi

ÖYKÜ: Hayat dersi

  • ÖYKÜ: Hayat dersi

Ahmet 23 yaşında, çarşıda ayakkabıcı dükkanı olan genç bir esnaftır. Çevresi tarafından çok sevilen Ahmet’in en önemli özelliği milliyetçi olmasıdır. Vatan, millet, bayrak, din, gelenekler, örf ve adetler dedin mi akan sular durur ve bu özellikleriyle gurur duyar. Sıfırdan başlayıp tabiri caiz ise tırnaklarıyla kazıyarak geldiği nokta ve halk arasında edindiği itibar sayesinde özgüveni tavan noktadadır.
 
Bir gün dükkânına iki erkek bir kız, üç tane genç girer. Gençlerin solcu oldukları her hallerinden bellidir. Bu yüzden Ahmet’in hoşuna gitmez bu müşteriler ve onlara ters davranarak kovmaktan beter eder. Gençler arkalarına bakmadan uzaklaşırlar dükkandan.
 
Dükkan komşusu kırtasiyeci Hüseyin abi şahit olmuştur olan bitene. Hüseyin abi herkes tarafınsan çok sevilen, saygı gören, ağır başlı, az ve öz konuşan, tecrübeli, yılların esnafıdır. Ahmet’e, yaptığının ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışır ama söz dinletemez. “Batı özentisi satılık zihniyete, kâfirlere ve uşaklarına satacak malım yok benim” der ve kapatır konuyu.
 
Akşam dükkânı kapattığında arkadaşlarıyla sürekli takıldıkları mekân olan Niyazi abinin akşamcı kahvesine uğrar. Arkadaşları Mustafa ve Hasan’la oturup bir yorgunluk kahvesi içer, biraz sohbet ederler. Biraz gündemden, siyasetten, solun ve solcuların tehlikelerinden, milli takımdan falan bahsederler. Eve gitmek üzere arkadaşlarından ayrılır ve arabasıyla şöyle şehir dışından bir tur atıp, eve öyle gitmeye karar verir.
 
Çevre yolunda oldukça süratli bir şekilde giderken önüne aniden bir köpek fırlar. Anında freni köklese de çok hızlı gittiği için köpeğe çarpar ve çarpmasıyla yoldan dışarı savrularak, taklalar atarak şarampole yuvarlanır.
 
Gözlerini açtığında kendisini üniversite hastanesinin yoğun bakım odasında bulur. Şaşkındır. Bir an düşününce neler olduğunu anımsar hayal meyal. Derken odaya bir hemşire girer. Yüzü tanıdık gelir ama çıkartamaz ilk bakışta. Hemşire: “Uyandınız mı? Geçmiş olsun Ahmet bey” der ve koşar adım odadan çıkar doktorlara haber vermek için.
 
Az sonra hemşire ve üç doktor odaya girerler. Doktorlardan birinin uzunca saçları, sakalı ve kulağında küpesi vardır. Hemşire gibi bu doktor da tanıdık gelse de çıkartamaz. Doktorlardan biri Ahmet’e adını, soyadını, yaşını, doğum tarihini sorar sırayla. Bazı şeyleri gösterip renklerini sorar, parmaklarıyla değişik rakamlar gösterip kaç olduklarını sorar ve sonunda “Çok güzel!” deyip bazı notlar alır elindeki kâğıda.
 
Doktor, Ahmet’e geçirdiği kaza sonucu sol ayağının ve iki kaburgasının kırıldığını ve sağ bileğinde ufak bir çatlak olduğunu söyler. Bunların ciddi şeyler olmadığını, kısa sürede eski sağlığına kavuşacağını da ekler ve odadan ayrılırlar.
 
Ahmet arkalarından bakarken o doktoru ve hemşireyi nereden tanıdığını düşünür. Hafızasını biraz zorlayınca dükkandan kovduğu gençlerden ikisi olduğunu hatırlar ve o anda sanki başından aşağı kaynar sular dökülür. İçinden, “İnşallah tanımamışlardır” der.
 
Biraz sonra odaya bir hastabakıcı gelir ve  onu yataktan sedyeye alır. Ailesine haber verdiklerini, aile fertlerinin koridorda beklediklerini söyler ve ortopedi bölümünde bir odaya alınacağını, ayağındaki şişlik iner inmez, bir iki gün içinde ameliyata alınacağını söyler.
 
Koridora çıktıklarında asansörün yanında babası, annesi ve kızkardeşinin endişeli bir şekilde onu beklediklerini görür. Yanlarına varınca, “Ben iyiyim, rahat olun!” der. Hep birlikte asansöre binip ortopedi bölümünün olduğu kata giderler.
 
Hastabakıcının götürdüğü odada iki yatak vardır ve yatakların birinde yabancı olduğu belli olan, otuzlu yaşlarında görünen sarışın mavi gözlü bir delikanlı yatmaktadır. Yatağın yanında refakatçi olarak bekleyen, Ahmet’in tabiri ile yarı çıplak bir bayan oturmaktadır. Bu iş Ahmet’in hiç hoşuna gitmez. Hastabakıcıya “Başka oda mı kalmadıda beni bu kâfirlerin yanına getirdiniz” der. Hastabakıcı hiç umursamaz, duymazdan gelir ve onu yatağa aktarıp sedyeyi alıp odadan gider.
 
Diğer yatakta yatan genç bozuk bir Türkçe ile “Merhaba, geçmiş olsun! Ben Hans, bu da eşim Angela” der. Eşi de “Geçmiş olsun, kaza mı geçirdiniz?” diye sorar. Ahmet canı sıkkın bir şekilde evet anlamında başını sallar ve diğer taraftan, pencereden dışarıyı izlemeye koyulur. Ahmet’in babası Hans’la sohbete koyulur. “Geçmiş olsun, sizin neyiniz var” diye sorar. Hans bozuk Türkçesiyle başlar anlatmaya:
 
- Almanya’da bizim şirkette engelli insanlara yardımcı olabilmek için bir fon oluşturduk. Orada toplanan paralarla on tane tekerlekli sandalye aldık. Eşimle ben Türk Dili ve Edebiyatı okuduğumuz için Türkiye görevini biz üstlendik. Dört tane tekerlekli sandalyeyi kendi arabamızla buraya getirip belirlediğimiz ihtiyaç sahiplerine teslim ettik birer birer. Tam son sandalyeyi de teslim etmiştik ki yolun karşısına geçerken arabasıyla aşırı sürat yapan biri gelip bana çarptı. Ayaklarım ikiside kırıldı. Ameliyat olalı bir hafta oldu. Birkaç güne taburcu olup ülkeme dönerim diye düşünüyorum.
 
Bunları duyan Ahmet onlar hakkında düşündükleri yüzünden pişmanlık duydu.  O sırada dükkandan hatırladığı o hemşire odaya girer ve “Lütfen tüm rafakatçiler dışarı! Doktorlar geliyor!” diye seslenir.
 
Yoğun bakım odasına gelen o üç doktor gelir yine. Önce Hans’ın dikişlerini alıp sargılarını değiştirirler, sonra Ahmet’i muayene edip aralarında konuşurlar. Doktorların ikisi odadan ayrılırlar, dükkandan hatırladığı sakallı küpeli olan orada kalır.  Ahmet’e, “Ben Enver, üniversite son sınıf öğrencisiyim. İyileşene kadar sizinle ben ilgileneceğim. Sık sık odanıza uğrayıp durumunuzu kontrol edeceğim. Ne sıkıntınız olursa çekinmeyin bana söyleyin” der. O sırada hemşire gelir ve bitmek üzere olan serumunu değiştirir Ahmet’in. Ve hemşirenin de adının Serap olduğunu ve ortopedi bölümünde hemşire olduğunu, Ahmet’in uyandığı sırada yoğun bakım ünitesinde onun uyanmasını beklemekle görevli olduğunu öğrenir. Öyle bir sarsılır ki! Gözlerini kapatıp içinden dua etmeye başlar:
 
- Allahım bu nasıl bir cezadır! Uyandır beni bu kâbustan!
 
İlaçların da etkisiyle öylece uyuyakalır. Sonraki gün sabahın erken saatlerinde ameliyata alırlar. Ameliyat sonrası narkozun etkisiyle kâbuslar görür. Kâbuslarında ölmüştür ve iyi insanlara düşmanlık ettiği için azap görüyordur. Bir süre sonra narkozun etkisi geçer ve tamamen uyanır. Hans ve Angela ile koyu bir sohbete dalarlar ve çok iyi arkadaş olurlar. Enver kontrole geldiğinde Ahmet Enver’e sımsıkı sarılır ve “Allah sizden razı olsun, beni affedin” diye mırıldanır. Enver Ahmet’i tanısa, dükkanda olanlar yüzünden böyle davrandığını anlasa da anlamazdan gelir. O da Ahmet’e sarılır ve “Merak etme, kısa sürede iyileşeceksin, eskisinden daha sağlam” olacaksın der. Ahmet te “Eskisinden sağlam olur muyum bilmem ama, eskisinden çok farklı bir insan olacağım kesin” der.
 
Sonraki gün Hans taburcu olur. Birbirlerine telefon numaralarını verip vedalaşırlar.  Bir hafta sonra Ahmet’in de dikişlerini alıp taburcu ederler. Hastaneden ayrılırken Enver’i ve hemşire Serap’ı bulup ikisine de teşekkür eder ve sayelerinde hayata, insanlara bakışının değiştiğini söyler.
 
O gün dükkandaki üçüncü arkadaşlarının kim olduğunu da sorar. Sanat fakültesinde okuduğunu ve adının Serhat olduğunu öğrenir. Onada selâm gönderir, ikisine de tekrar tekrar teşekkürler ederek evine ve yeni hayatına doğru ayrılır hastaneden.
 
 

Nihat Hüseyin


Ετικέτες: Edebiyat, Öykü