ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri 3

ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri 3

  • ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri 3


ABDULLAH ÇATLI ve SADIK AHMET ilişkileri 3


Bir etkinlik nedeniyle konuşmacı olarak davet edildiğim Almanya’da eski Gümülcine başkonsolosu Hakan Okçal’la kalabalık bir grup Batıtrakyalı yemekteyiz, tanıdık isimlerden Cafer Hasan ve Halit Habipoğlu da masada. Sadık’ın Hakan Okçal’ı getirdiği nokta: “Ben diplomatım, yapamazdım. Ama Sadık Ahmet’e dayak atamadığım için gözlerim açık gidecek.” diyor bana.

Sadık’ın Derin Devlet’ten “mavi boncuk” aldıktan sonra saldırganlaşması, canavarlaşması ve hakaretleriyle Hakan Okçal gibi aynı şiddet kullanma noktasına getirdiği ve bazılarıyla yumruklaştığı başka kişiler, Hasan İmamoğlu, Mehmet Müftüoğlu, Mehmet Emin Aga, Ahmet Faikoğlu, Hülya Emin, İbram Onsunoğlu ve ilişki kurduğu daha nice kişiler. Olaylardan birkaç örnek vereyim.

Sadık, yakında görüşülecek olan o meşhur kılınan davasına şahit olarak davet etmek üzere eski milletvekili avukat Mehmet Müftüoğlu’nu bürosunda ziyaret eder. Şaşılacak şey. Sadık’a özgü dengesiz bir hareket. Müftüoğlu anlatıyor: “Hay hay gelirim dedim. Ama be Sadık sana bir şey sormak istiyorum. Bana gelip söylüyorlar. Sağda solda benimle ilgili Müftüoğlu gâvurcudur diyormuşsun. Doğru mu? Önce ıkındı, sıkındı. Sonra, “Diyorum! Gâvurcusun diyorum! Gâvurcu değil misin?” diye yüzüme karşı patladı… Peki o zaman ne yüzle benden yardım istiyorsun?...  Ömrümde kimseye el kaldırmış değilim. Ama Sadık’a vuracaktım. Yeni kalp ameliyatı olduğum aklıma geldi, vazgeçtim. Büromdan defetmekle yetindim… Doktor, onun bu halini nasıl açıklıyorsun?”

Mehmet Emin Aga ile onun köyü ve kalesi olan Şahin’de kapışıp yumruklaşıyorlar. Oradan ayrılırken Aga’ya dönüp diyor ki: “Ben de seni beslendiğin yerde terbiye ettirmezsem bana da Sadık demesinler!” Koca Kapı’yı kastediyor. Koca Kapı onun elinde. Aslı var veya yok. Ama o buna inanıyor, inanmasa söylemez, onu buna inandırmamış olsalar söylemez.  

Ama “mavi boncuk” aldıktan sonra Sadık’ın “gâvurcu” sıfatını ilk taktığı ve ilk yumruklaştığı kişi galiba eski mebus avukat Hasan İmamoğlu’dur. İmamoğlu’nun bir müşterisine Sadık’ın “Onu mu avukat tuttun, o gâvurcuyu? Başkasını bulamadın mı?” sözlerini İmamoğlu’na iletirler. O da önce telefonda Sadık’ı Kumağra ağzının bütün tutturaklı küfürleriyle kalayladıktan sonra, aralarında bir düello için anlaşıp Çukur Kahve’yi seçerler. Kavga büyüdüğünde kavgadakiler ayırsın diye besbelli (!). O gün Gümülcine’deydim, koştum ama yetişemedim. Düello henüz sona ermiş ve kahveci Mustafa abi yerlerdeki kanları temizliyordu (!).        

Dikkat ederseniz, bizim Azınlıkta MİT’in emrine giren insanlar hedef seçilen kişiler hakkında önce ahlâk ve namus konularında hakaret ve iftira etmesini öğreniyorlar. İLERİ gazetesinin sahibi Halil Haki ile ilgili bir olayı hatırladım. Haki dostum, Koca Kapı karşısında yelkenleri suya indirmeye hazır, ama yazdıklarıyla orasını sık sık rahatsız etmekten de geri durmuyor ve gem almıyordu. Bir iki ve arkası geliyor. Böylece MİT yöntemiyle Haki’yi terbiye etme operasyonu hazırlanır. Gümülcine’de azınlık esnafının ve ileri gelenler takımının dükkân ve kapılarının altından birer mektup atılır. İçeriğini anlattılar, namus konularında korkunç çirkin ve sapık. Sonra o mektubu bana da verdiler, okumayı reddettim. Mektubu kimin dağıttığı, besbelli yazanı da o kişi idi, sonradan öğrenildi. Haki’nin sataştığı kişilerden olsa, amenna, kızıp intikam alıyor diyeceğiz, ama değil. O da MİT ajanı çıktı. Rahmetli oldu, adını açıklamak istemiyorum.

Ben de birçok kez benzeri karalama kampanyalarına hedef olmuşumdur. İLERİ gazetesinde ve Sadık adına çıkarılan paçavralarda bu kampanyanın başlıca isimsiz failinin Mustafa Bacaksız olduğunu sonradan öğrendim. Oysa “kaleminden kan damlayan” yetenekli Bacaksız, kendisine sempati duyduğum biriydi. Hafiyelik onda içini kemiren bir kurt gibiydi, bir tutku, fakat “με το αζημίωτο”,  hangi tarafa yöneleceği pek te önemli olmayan. Sadık’ın yanına talimatla yanaştıktan sonra yazı işlerini o üstlendi ve erken ölümüne dek orada kaldı. “Sadık’ın yanındayken Bacaksız’ın bile “Bak, seni kara listeye sokarım” diye insanları tehdit ettiği günleri yaşadık biz bu Azınlıkta.” diye söyler durur bir öğretmen arkadaşı. Buna, Derin Devlet erkinin yansıması mı diyeceğiz, ne diyeceğiz bilemiyorum. Geçirmekte olduğumuz dönem o dönemden bile daha kötü bir hale dönüşüyor.

Sadık’la yumruklaşan diğer kişilerin öykülerini anlatmayı bırakayım da, zira uzun sürecek, kendi öykümü anlatayım. Sadık’ın ortaokul 1inci sınıftan beri benim karşımda bacakları birbirine dolaşırdı. Oh, nedenlerini şimdi kalkıp ta açıklamayayım. Derin Devlet-MİT ona “Seni Azınlığın lideri yapacağız, ama sen de buna karşılık…” dedikten sonra (aynen böyle denmiştir) kendine güveni doruk yaptı ve kimseyi takmamaya başladı, tabii beni de. 18 Haziran 1989 seçimleri öncesi, BBC Türkçe’den gazeteci  Zafer Arapkiri aradı. “Dün akşam Sadık Ahmet’le bir söyleşi yaptım.”…

Türkiye, o dönem Sadık Ahmet’i milletvekili seçtirmek için ve bu hedefinin altında yatan bir başka esas amaçla, azınlık sorununu uluslararası bir sorun haline getirmişti. Azınlık, yalnızca sivri bir sorun değildi artık, bir Türk-Yunan savaşına konu olacak sorun gibi sergileniyor ve uluslararası düzeyde böyle algılanıyordu (!!). Uluslararası medyanın ilgisi o yüzden. “Dün akşam Sadık Ahmet’le BBC’de bir söyleşi yaptım. Sizin isminizi zikrederek, İbram Onsunoğlu Yunan KİP’inin ajanıdır dedi. Ağır bir suçlama. Onun için size haber vermek istedim. Ayrıca bu konuda sizin görüşlerinizi alabilir miyim?”

18 Haziran öncesi Gümülcine’yi Türkiye’den her kanal ve gazeteden 50’den çok televizyon ve gazete muhabiri ziyaret etti. Bir o kadarı da buraya gelmeden telefonla irtibat kurarak ilgilendi. Tümü bir tek Derin Devlet’in “bağımsız” listesi ve adayları Sadık Ahmet, İsmail Rodoplu ve Sebahattin Emin ile ilgilendi. Hiçbiri partili hiçbir azınlık adayıyla ilgilenmedi. Talimat öyleydi. Beni partili aday olarak bir tek CUMHURİYET gazetesinden bir muhabir ziyaret etti, adını unuttum, zira yasaklı idik.

“Sadık sana KİP ajanı diyor.” Böyle bir çamur nasıl atılabilir, aklım almıyordu. Tam 30 yıldır beraberliğimiz devam eden bir arkadaştan? Cinnet geçiriyor olmalıydı. Daha iki gün önce “bağımsız” listenin öbür adayı Rodoplu ile yolda karşılaşmış ve sohbet etmiştik, onu “Sizin listenin oylarını çalmayı planlıyorlarmış, öyle duyumlar alıyorum, dikkatli olun.” diye uyarmıştım. “Bağımsız” listenin kimin tarafından ve ne amaçla kurulduğu konusunda her şeyden bihaberdim daha. Böyle hakaret ve iftiraların devam edeceği belliydi. Trakya’nın Sesi gazetesi ile Işık FM radyosunun bürosu olarak kullanılan evi ben de büro olarak kullanıyorum, o evin yol duvarına bir duvar gazetesi hazırladım. Bu iftira olayını haber veriyor ve şiddetle kınıyordum. O gazete duvarda 10 gün asılı kaldı. Ama “bağımsızlar”, hakaret ve iftiralarına devam ettiler ve arkadaş olarak aramızdaki ipler kesin olarak koptu. Üçü de kendileriyle tekrar barışmadan bu dünyadan göçtüler.

Bir gün önce Rauf Denktaş’ın eski bir röportajını okudum. Büyük oğlunun ölümünden MİT’i sorumlu tutuyordu. Derin Devlet-MİT’in listesinden aday olan üç kişi eski ve yakın arkadaşlarımdı. 1989 seçim olaylarında MİT’in talimatıyla sergiledikleri davranışları ve söylemleri yüzünden bozuştuk, üçü de kendileriyle tekrar barışmadan bu dünyadan göçtüler. Ben de bu gelişmeden MİT’i sorumlu tutuyorum. Gerçi Rodoplu hayatta. Kendisine inme geleli beri toplumsal yaşamın uzağında, yıllardır evinden dışarı çıkmıyor. Ancak onu bağışlayacak vicdan huzurunu ve ardından dolaşmaya gidecek gücü bir türlü bulamıyorum.    

Sadık mebus, onun adına bir paçavra çıkıyor, Güven mi, Balkan mı, nedir, gizli ve sinsi yazı işleri sorumlusu Bacaksız, ama ortalıkta görünmüyor, ismi yok. Onun olduğu belli olan imzasız bir yazı, Hafız Cemali’ye ağır hakaret ediyor. Kendisini garantiye aldıktan sonra hakaretin hep ağırını tercih ederdi rahmetli, ağırını ve puştçasını. “Müftü olarak işgal ettiğim makama saygı gereği gazeteyi mahkemeye vereceğim” dedi Hafız Cemali. Biz de Abdülhalim Dede ve ben şahitleriyiz.

Bacaksız ortalıkta görünmüyor ve dava edilemiyor. Sadık’ın dokunulmazlığı var. Kabak, gazetenin sözde sahibi gibi görünen ve olayda hiç katkısı olmayan öğretmen Mehmet’in başında patladı, Sadık’ın Sirkeli’den arkadaşı. Bizimkisi çevresindeki her insan gibi onunla da kavga etmiş sonunda.

(Mehmet’in aleyhinde şahitlik etmek zorunda kaldığım ve mahkûmiyetine sebep olduğum için kendisinden özür dileyeceğim, hep aklımda, ancak o zamandan beri bir daha karşılaşmadık. Bu fırsatla şimdi buradan özür diliyorum.)

Dava istinaf aşamasında, mahkemeye gidiyorum. Eski mahkeme binasının önünde rahmetli Osman Arda’yla karşılaştık ve sohbet ediyoruz. Az sonra basamaklardan aşağıya inen Sadık göründü. Hayret, yanımıza geldi. Uzun süredir birbirimize selam bile vermiyorduk. Ben artık yüzüne bile bakmak istemiyordum. Bana dönüp: “Biz böyle birbirimizi yerken Yunanlı işini yapıyor.” dedi. Sözde “millî birlik” çağrısı yapıyordu. Kime? Sağda solda defalarca Yunan istihbarat ajanı olarak karaladığı ve bilinçli olarak iftira ettiği kişiye yapıyordu. Her demagog gibi sıkışınca o da millî birlik edebiyatına başvuruyordu. Ne zaman öğrenmişti bu politika oyunlarını? Bu riyakârlık ve ucuz oyun karşısında bütün kanım beynime sıçradı.

Elimle yakasına yapıştım. “Ulan” dedim, “biz senin hakaret ve iftiralarından kendimizi nasıl koruyacağız? Ben kendimi nasıl koruyacağım ve savunacağım? Hafız Cemali nasıl korusun? Mahkemeden başka yol var mı?” Yakasından tuttuğum gibi sarsmaya başladım. Osman Arda kavga çıkacağından korktuğu için çareyi sıvışmakta buldu. Sadık yakasını elimden kurtardı ve kaçmaya başladı. Arkasından bağırıyordum: “Nereye kaçıyorsun? Gel hesap ver!”

NOT: Konuyu biraz dağıttım. Yarınki 4üncü ve son bölümde “ÇATLI ile ilişkiler” üzerinde odaklanacağım.
9/2/2020
İbram Onsunoğlu




Ετικέτες: Abdullah Çatlı, Sadık Ahmet, Batı Trakya, Yunanistan, MİT, Şamil Tayyar, Yunanistan, Mehmet Ali Ağca