Fındık Feramuz Efendi’nin kayıp lûgatı

Fındık Feramuz Efendi’nin kayıp lûgatı

  • Fındık Feramuz Efendi’nin kayıp lûgatı

Bursa’da bir sahaf dükkânında iki yıl kadar önce eşelenirken bir deste kâğıt geçti elime. Yüz sayfadan fazla, Osmanlıca, el yazısı. “Nedir?” diye sordum, “Hiç fikrim yok, eskicinin birinden bir çuval dolusu eski belge almıştım, onların arasından çıktı” cevabını aldım dükkân sahibinden.
 
O günlerde Osmanlıca öğrenmeye azmetmiş, sürekli bir şeyler okumaya çalışıyordum. Bulduğum bu belgeleri de okurum diye üç beş kuruşa aldım.
 
İlk fırsatta sayfaları önüme koydum, önce ne olduklarını çözebilmek amacıyla becerebildiğim kadarıyla rastgele okumaya başladım. Tam bir çorba vardı önümde. Kâğıtların önce çuvalda, sonra sahaf dükkânında defalarca dağılıp karıştığı hemen anlaşılıyordu. Ne düzen vardı, ne sıra, ne sayfa numarası; hiçbir sayfaya tarih bile atılmamıştı. Buna rağmen, belgelerin yazıldığı tarihi saptayabilmek açısından iki ipucu bulabildim. Bir yerde “yeni girdiğimiz asırda” ifadesi geçiyor, bir yerde de 1280 (1896) tarihli, 4238/06 numaralı Hububiyet ve Köylü Belası Kanunu’ndan söz ediliyordu.
 
Haftalarca uğraştıktan sonra destenin bir bütün olarak ne olduğunu çözmeyi becerdim: Çorumlu nohut tüccarı Fındık Feramuz Efendi’nin tuttuğu bir tür “defter.” Zaman zaman yazdığı günce parçaları, yazıp gönderdiği mektupların müsveddeleri, kendisine gelen mektuplar, önemli bulduğu bazı şeyleri unutmamak için tuttuğu notlar...
 
Bir nohut tüccarının niye “Fındık” adıyla maruf olduğu sorusunun dışında, kâğıtlarda ilginç olan hiçbir şey yoktu; ne tarihsel, ne toplumsal, ne de insanî açıdan. İnsan hayatının, özellikle taşrada ve üstelik Çorum gibi bir yerde ne kadar tekdüze, anlamsız ve banal olabildiğinin kanıtları gibiydi belgeler. Fındık Feramuz Efendi doğmuş, yaşamış ve ölmüştü. Doğmasa ve yaşamasa hiçbir şey değişmeyecekti, ne Çorum’da, ne dünyada. Belgelerden öğrendiğim aşağı yukarı bu kadardı.
 
Ama herkes gibi Feramuz Efendi’nin de hayatında, koşullar farklı olsa, şansı biraz daha yaver gitse, biraz daha azimle çabalasa, belki de o hayatı tümüyle anlamsız olmaktan kurtaracak bir şey vardı. Galiba vardı. Belki. Emin olamıyorum. Kelimelere meraklıydı Feramuz Efendi!
 
Sayfalardan birinde, nohut fiyatları ve leblebi imalatıyla ilgili rakamların arasında, daha önce hiç duymamış olup o gün çarşıda kulağına çalınan bir kelime hakkında tuttuğu notlar, yarı bilimsel yarı afakî düşünceler vardı. Bir başka sayfada, “mütekellis” kelimesiyle “mütekelles” kelimesi arasında sadece bir harf farkı olmasına rağmen anlamlarının yakın bile olmaması üzerine fikir yürütmeye çalışmıştı Feramuz Efendi. Buradan yola çıkıp Kilis’te kilise olup olmadığını öğrenmek, Kilis’in mi kiliseden, kilisenin mi Kilis’ten geldiğini araştırmak gerektiğini not etmişti. Başka sayfalarda da çeşitli kelimeler hakkında kısa kısa notlar, sorular, etimolojik tahminler gözüme çarptı.
 
Ve nihayet, sayfaların birinde kağıdın tam ortasına özenle yazılmış şu cümle çıktı karşıma:
 
Lûgatımızın birinci baskısında, bilhassa G, M ve N maddeleri altında olmak üzere bazı kelimelerin elîm bir mürettip hatası neticesinde eksik kaldığı anlaşılmış olmakla, işbu zeyilnameyi karilerimize bilabedel ita etmeyi vazife biliyoruz.
 
Ve destenin çeşitli yerlerine dağılmış 17 sayfada, yine okunaklı ve süslü bir el yazısıyla her sayfada tek kelime olacak şekilde yazılmış, bir sözlük için yazıldığı belli olan 17 kelime açıklaması buldum.
 
Bu sözlüğün esrarını tüm çabalarıma rağmen çözemedim. “Lûgatımızın birinci baskısında” dediğine göre, yayınlanmış olması gerek, ama tüm aramalarıma rağmen hiçbir izine rastlayamadım. Feramuz Efendi’nin adını ve sözlüğünü ne Özege kataloğunda ne başka herhangi bir kaynakta bulabildim.
 
Bulamadım, çözemedim, ama Feramuz Efendi’nin sözlük parçacıklarının yine de günümüz okurları için ilginç olacağını düşündüm. Rahat okunabilmesi için dilini yer yer sadeleştirdiğim metinleri aşağıda sunuyorum.
 
 
CÜZİ, CEZVE, CÜVEZZEZ
(Cüzi kökünden)
 
Az anlamına gelen cüzi kelimesi küçücük bir kelime olmasına rağmen koca koca kelimelerin kökü olmakta tereddüt etmemiştir (bkz.  tereddüt, türeddet, türededdüt, müreddî). Hem küçük fincanlarda sunulan hem de küçük küçük yudumlarla içilen Türk kahvesinin yapıldığı bakır kap cezve adıyla maruftur. Cezve imalatçılarına mücezzev, bakırcılar çarşısının bu imalatçılara ayrılan bölümüne cüvezzez denir. Cezvelerin kalitesini, saf bakırdan imal edilip edilmediğini, saplarının yeterince uzun olup olmadığını denetleme görevini üstlenen zaptiye memurları geçtiğimiz asırda mütecaviz olarak bilinirdi.
 
 
GENAFÜL (GEFLEÇ, GÜFLÎ)
(Gafil kökünden)
 
Genafül, bilerek akıldaki bilgileri silme, kendini gaflet durumuna getirme teşebbüsüdür. Bazı tarikatlarda Allah’a yakınlaşmanın 44 yolundan biri olarak ifa edilir. “Genafüle çekilmek”, “genafüle yatmak” şekillerinde kullanılır.
 
Bazı Osmanlı konaklarında bulunan ve genafüle yatan kişinin çekilmesi için hazırlanan boş ve karanlık odaya gefleç adı verilir.
 
Halk arasında, hiçbir bilinçli çabada bulunmadan zaten gaflet durumunda olan ama sanki bunu genafüle çekilerek gerçekleştirmiş gibi davranan kişilere güflî denir.
 
 
GENEFFÜL (MÜTEGENNİF, TEGANÜF)
(Nafile kökünden)
 
Geneffül etmek, sonuç vermeyeceğini, başarısızlık ve hüsranla sonuçlanacağını bile bile ve zaten böyle olmasını isteyerek bir işin peşinden canla başla koşmak fiilidir.
 
“Kendini geneffüle vermek”, “geneffül ile iştigal” şekillerinde de kullanılır.
 
Kendini geneffüle veren kişiye mütegennif denir. Peşinden koşulan iş beklendiği ve arzulandığı gibi akamete uğradığında kişi teganüf etmiştir.
 
 
HABBABÎLİK
 
Babaeskili Behlül Baba tarafından 16. yüzyılda kurulmuş, mensuplarının hiçbir zaman bir düzineyi geçmediği tahmin edilen, gizliliği nedeniyle her zaman çok ilgi çekmiş olan cemaat.
 
Habbabî olduğu hakkında şiddetli kuşkular olan kemankeş Karabigalı Basit Baba’nın anılarında Habbabîlikten hiç söz edilmemekle birlikte, “Tehebba yazılmış benim alnıma / Soyun gir sen de koynuma” bestesi manidar bulunmuş, tehebba etmek ifadesinin Habbabîliğe intisab etmek anlamına gelebileceği düşünülmüştür.
 
Şeyhlerinden Habbuş Baba diye söz edip birbirlerine habbuş diyerek hitap etmeleri, araştırmacı Küçük Yalçın Bey’in dikkatini çekmiş ve habbuş kelimesinin Ermenice “abuş” (aptal) kelimesinden geldiğini düşünerek Habbabîlerin gizli Ermeni oldukları iddiasını ortaya atmasına yol açmıştır. Ancak, habbuş’un ilk hecesi “hab” ile İbrani’nin ilk hecesi “İb” arasındaki ses benzerliği nedeniyle, Habbabîlerin gizli Ermeni değil gizli Yahudi olduklarını iddia eden saygın tarihçiler de yok değildir. Yeni girdiğimiz asırda Habbabî kalmadığı (veya artık kendilerini çok ustaca gizledikleri) için, konunun aydınlığa kavuşturulması zor görünmektedir.
 
 
HIRBIL
(Harb kökünden)
 
İki veya daha az kişi arasında çıkan itişme, anlaşmazlık, çatışma. Genellikle tarafların birbirlerine bağırıp çağırması, daha yüksek sesle bağırarak daha haklı görünme çabası şeklini alır. Hırbıl sonunda hiçbir şey olmaz, taraflar söylene söylene ayrılır.
 
Bu gerginliğin fiziksel şiddet kullanımına dönüştüğü durumlarda olay hırbıllıktan çıkar, herebbe kelimesiyle ifade edilmesi daha doğru hâle gelir.
 
 
HUBUBİYET (MÜHEBBEB, MÜTEHEBBİB)
(Hubûb kökünden)
 
Hubûb etmek, çeşitli desise ve hileler yoluyla toprak sahibi köylünün komşu tarlanın sınırlarına tecavüz etmesi, iki tarla arasındaki sınırı kendi tarlasını büyütecek şekilde değiştirmeye çalışması fiilidir. Tarlasını genişleten köylüye mühebbeb, tarlasına tecavüz edilen köylüye mütehebbib denir. Hububiyet, sadece tarımda değil herhangi bir alanda komşunun malına göz dikme eğilimi ve hatta daha da genel bir saldırganlık anlamına gelir.
 
Köylünün toprağının az olduğu, toprağın tarıma elverişsiz veya verimsiz olduğu bölgelerde hububiyet yakın zamanlara kadar önemli bir mesele olmayı sürdürmüş, kan davalarının ve arbedelerin sebebi olmuştur. 1280 (1896) tarihli, 4238/06 numaralı Hububiyet ve Köylü Belası Kanunu günümüzde pek kullanılmamakta, olayların köylüler tarafından kendi aralarında şiddet kullanarak çözülmesi tercih edilmektedir.
 
 
MÜFERRİS (MÜTEFFİR, TEFERRÜS)
(Fırsat kökünden)
 
Müferris, fırsat kollayan, kolladığı fırsatları kaçırmayan ve değerlendirdiği fırsatlardan başkalarının ne şekilde etkilendiğini umursamayan kişidir.
 
Müferris kişinin fırsat kovalarken mağdur ettiği kişiye müteffir denir. Müferris müteffire teferrüs etmiştir.
 
 
MÜTECELLİS
(Arapça celese / oturmak kökünden)
 
Celse (oturum), cülus (tahta oturmak), meclis (oturup dostlarla rakı içmek veya seçilmiş temsilcilerin büyük bir salonda oturup hiçbir şey yapmaması) gibi aşina olduğumuz kelimelerin kökü olan “celese” kelimesinden, gündelik dilde daha az kullanılan, belki de daha az bilinen bazı başka kelimeler de türemiştir. Oturan kişiye mütecellis denir. Tecelles, donuna karınca kaçmış gibi ikide bir oturup kalkan, rahat duramayan nevrotik kişi anlamına gelir. Teclis etmek, günümüzde yeni yeni kullanılmaya başlanan “Vurdum mu oturttururum” ifadesini andıran bir şekilde, zor kullanarak oturtmak demektir.
 
 
MÜTENEZZİL
(Nüzül kökünden)
 
Nüzül (felç) geçirmiş veya inme inmiş kişi. Mütenezzil kelimesi çok zaman münezzil (nezle olan kişi) ile karıştırılmaktadır; karıştırılmamalıdır.
 
Orta Anadolu vilayetlerinde, özellikle Çorum civarlarında, mütenezzil kelimesi önemli fırsatlar ve olanaklar karşısında tutukluk geçiren, donup kalan, fırsatları değerlendiremeyen kişi için kullanılır. Söz konusu kişi hayatında belki de önemli değişiklikler, atılımlar yapabilecekken, hayatına renk ve heyecan katabilecekken korkularını yenememiş, gerekli adımları atamamıştır.
 
 
MÜTERREZ, TERES, TERZİ, TERAZİ
(Ar. İtiraz kökünden)
 
Müterrez, itiraz eden kişidir. Aşağılık, kötü huylu (ve hatta pezevenk) anlamına gelen ve kaba bir sövgü sözü olan terez/teres büyük ihtimalle aynı kökten gelmektedir. Kültürümüzde itirazdan ziyade itaate değer verildiği, itiraz genellikle hoş karşılanmadığı için, itiraz kökünden bir küfür kelimesi türemiş olmasına şaşmamak gerekir.
 
Terzi ve terazi kelimelerinin kökü de ‘itiraz’ (t-r-z) olsa gerektir. Ancak, bu kelimelerin bu kökten niye, nasıl ve ne zaman türediği malumumuz değildir.
 
 
KEVLÜK, KEVELLÜK, MÜTEKEVVÜL
 
Anadolu’da yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen, hayatını toprağın altında oluşturduğu yuva ve tünellerde geçiren bir tür kör ve tüysüz köstebek faresi. Bu sevimli hayvanın isminden türemiş pek çok kelimeyi sık sık kullananların büyük çoğunluğu hayvancağızın adını bile bilmemektedir.
 
Mesela kevellük etmek, gizlice iş pişirmek, entrikalara girişmek, saman altından su yürütmek, ama (belki de hayvanın körlüğünden mülhem olarak) bunu çok iyi becerememek anlamına gelir. Kevellük eden kişiye mütekevvül denir. Mütekevvüllerin gadrine uğrayan, mağdur olan kişiyi ifade etmek için dilimizde maalesef bir kelime bulunmamaktadır. Oysa, memleketimizin küçük şehirlerinde tüm zorluklara rağmen kayda değer bir şeyler yapmak için canla başla çalışan fedakâr ve hassas kişiler karşılarında çok zaman mütekevvülleri bulur, bunların yarattığı engelleri aşmak zorunda kalır. Aşanlar olduğu gibi, aşamayanlar da olmuştur.
 
 
NEDR ETMEK (NEDRET, NÎDAR, MÜNEDDER)
 
Bilindiği üzere, çölde develer uzaktan bir hurma ağacı gördüklerinde bir an evvel beslenmek amacıyla çok hızla koşmaya başlar. Bu durum binici için düşme tehlikesi doğurduğundan, biniciler ellerindeki uzun ve ucunda kalın bir çivi olan sopayı devenin kıçına batırırlar. Kıçı acıyan deve yavaşlar.
 
Çivili sopaya nîdar denir. Nedr etmek nîdarı devenin kıçına batırma fiilidir.
 
Nedr eden kişiye nedret, nedr edilen deveye münedder denir.
 
Nedret isminin “nadir” kökünden geldiğini inancı bir galat-ı meşhurdan ibarettir.
 
 
NEŞENNÜS
 
Çok nadiren duyulan bu kelimenin nereden geldiği dilimizin ustaları arasında uzun tartışmalara konu olmuştur. “Kaba” anlamına gelen şenes kelimesinden türediğini savunanlar olduğu gibi, “bilen,” “anlayan” anlamına gelen şinasi kelimesinden türediğini iddia edenler de vardır.
 
Kanımızca bu kelime Latince kökenli olup eski Fransızca “cheance,” günümüz Fransızcasında “chance,” yani bizdeki şekliyle “şans” kelimesinden türemiştir. Neşennüs, şansı yaver gitmemiş, belki de zaten şartlar nedeniyle şansının yaver gitme ihtimali hiç olmamış, mesela taşrada ticaret yaptığı için sesini büyük şehirlerde hiç duyuramamış, hiç ciddiye alınmamış kişileri tarif etmek için kullanılır. Hüzünlü bir kelimedir.
 
 
TECEBBÜR
 
Şiirimizin güzel sanatlarından biridir. İntikam almak amacıyla yazılan, bazen ince bir serzeniş, bazen acımasız bir saldırı içeren dörtlüklerden oluşur.
 
Köyümüzün ünlü hiciv ustası Çorumlu Aşık Çopur’un şu kıtası tecebbürün özellikle mütekellis bir örneğidir:
 
Güzel üzüm idim, ekşi sirke oldum,
Pembe gül idim, kara kül oldum.
Kalmasın yamuk yapanların yanına,
Mim koy dedin, kodum ben de alayına.
 
 
TEHEBBİS, HABBASİYET, MÜTEHEBBİS
(Ar. habis kökünden)
 
Tehebbis etmek, engellenemez bir şekilde ve büyük zevkle kötülük yapmak anlamına gelir. Habbasiyet, Allah’ın biz naçiz kullar tarafından anlaşılması zor olan nedenlerle bazı insanlara verdiği tehebbis etme yeteneğidir. Bu yeteneği pis pis sırıtarak hayata geçiren kişilere mütehebbis denir.
 
Anadolu’nun pek çok yerinde, özellikle kanunların gerekli acımasızlıkla uygulanamadığı ücra köşelerinde mütehebbisler gönül ferahlığıyla at koşturur. Mesela Çorum’da, bir mütehebbisin bir başka kişi tarafından ömür boyu çalışıp büyük fedakârlıkla yarattığı bir eseri çalıp kendi eseri gibi yayınlaması cezasız kalabilmektedir. Bu habbasiyete maruz kalan kişinin intikam alamamış olması durumu değiştirmez. Allah bunların tümünün bin belasını versin, cehennemde cayır cayır yaksın, biz de seyredelim.
 
 
VERASET (VERESSÜT, MÜTEVERRİS)
(Fr. “varices” (varis) kökünden)
 
Veraset, varis hastalığından (bacak toplardamarının genişlemesi, uzaması ve derinin altından mavi mavi görünmesi) mustarip olma durumudur.
 
Varis hastalığı acı vermemekle birlikte bazı durumlarda hastayı rahatsız edebilmektedir. Veressüt etmek bu rahatsızlığı çekmek demektir. Çeken kişiye müteverris denir.
 
Çoğu lugatta “mirasta hak sahibi olma” manasına geldiği iddia edilen bu kelime gerçekte dilimize Fransızca’dan girmiştir. Kelimenin Türkçe kullanımının yaygınlaşması geçen yüzyıl sonlarında Fransız imalatı “Varicienne” marka varis çoraplarının ithalatı ve halk arasında popülerleşmesi ile başlamıştır.
 
Kelimenin miras ile ilgili yanlış tarifi büyük ihtimalle lûgattan lûgata geçerek günümüze kadar gelmiş ve, heyhat, hakiki manasının adeta yerini almıştır.
 
 
ZEFERRAM
 
Az veya çok sayıda kişinin bir araya gelerek bir başka kişi hakkında yaptığı hain planlar, o kişinin kuyusunu kazmak amacıyla kafa kafaya verip kurdukları habis komplolar.
 
Ferram kelimesinin başına gelen “ze” hecesi iyiliği kötülüğe, güzelliği çirkinliğe dönüştürür. Ferram ise, çalışan, çabalayan, zor koşullarda ve çevresinin taktığı çelmelere rağmen olumlu bir şeyler yapmak için ömür boyu elinden geleni ardına koymayan kişi demektir. Ferram, halk arasında yaygın olarak kullanılan ve çok sevilen Firmüz, Fermuze ve Feramuz isimlerinin köküdür.
 
 

Roni Margulies

 
 

K24


Ετικέτες: Dil, Türkçe, Osmanlıca, Roni Margulies, Fındık Feramuz Efendi