ÖYKÜ: Paradoks - Kendini öldüren adam

ÖYKÜ: Paradoks - Kendini öldüren adam

  • ÖYKÜ: Paradoks - Kendini öldüren adam

Ali o gün çok yorulmuştu. İşten eve dönüyordu ve karnı da çok açtı.
 
Marangozluk yapan Ali, o günün sabahında işe çok erken gitmiş ve son aldığı mutfağı bir an önce bitirip yetiştirmek için bütün günü biraz abur cubur ve bir kaşarlı sandviçle geçirmişti.
 
Evinin karşısındaki dönerciden bir porsiyon döner alıp eve gitti.
 
İştahla ve acele ile hazırladığı sofraya oturmuş, tam ilk lokmayı ağzına götürecekti ki o anda kapının zili çaldı.
 
Canı sıkkın bir şekilde söylene söylene kalktı ve kapıya yöneldi.
 
Dışarıda iki kişinin “Sen söyle, yok yok sen söyle” diye kısık sesle tartıştıklarını duydu.
 
Aniden bir merak bastı işitecekleri nedir diye.
 
Kapıyı açtı, kapıda iki polis memuru vardı. Oldukça şaşkın bakışlarla:
 
- Buyrun memur beyler, size nasıl yardımcı olabilirim?
 
- Burası Ali Haroğlu’nun evi mi?
 
- Evet; Buyrun, ta kendisi.
 
- Yani Ali Haroğlu siz misiniz?
 
- Evet, aynen... Niye bu kadar şaşırdınız memur bey?
 
- Ama nasıl olur?! Ben!.. Şey... Biz buraya Ali Haroğlu’nun öldüğünü bildirmeye gelmiştik!
 
Bu sabah şehir merkezinde park halindeki bir kamyonun altında bir ceset bulundu. Ve üzerinden Ali Haroğlu adına bir kimlik çıktı. Cebindeki elektrik faturası da aynı isme kayıtlı ve üzerindeki adres bu evin adresi...
 
- Nasıl olur? Gördüğünüz gibi ben hayattayım ve sapasağlamım Allah’a şükür!
Tek sıkıntım çok yorgunum ve kurt gibi açım.
 
-Allah Allah! Çok ilginç. Bu nasıl olabilir! Durumu merkeze bildirmemiz lâzım.
Teşhis ve ifade için bizimle merkeze kadar gelmen gerekebilir.
 
- Aman yapmayın etmeyin memur bey! Yorgunluktan ölüyorum ve midem keman çalıyor adeta. Yemeğim masada hazır, ilk lokmayı almak nasip olmadı; siz geldiniz...
 
- Tamam biz olayı merkeze bildirip izah edene kadar sen ye yemeğini.
 
Polislerden biri arabaya, olayı telsizle merkeze bildirmeye giderken diğeri kapının birkaç adım içerisinde kalıp Ali’yi gözlüyordu şaşkın bakışlarla.
 
Ali diğer polis arabadan gelene kadar hızlıca yemeğini yedi. Mutfağa gidip ellerini yıkadı, dişlerini hızlıca fırçaladı ve bir bardak meyve suyu içti.
 
Peşisıra mutfağa gelen polis memurunada bir şeyler içmesini teklif etse de, memur teşekkür edip ikramı kabul etmedi.
 
Bu arada diğer memur da gelmiş mutfağa doğru sesleniyordu...
 
- Haydi yürüyün merkeze gidiyoruz.
 
- Benim de gelmem şart mı? Gördüğünüz gibi bir yanlış anlaşılma var. Benim olayla bir ilgim yok...
 
- Olayla ilgin olup olmadığını biz bilemeyiz. Bize verilen emir seni merkeze götürmemiz. Şimdi lütfen bize zorluk çıkarma da yürü gidelim merkeze...
 
- Ama çok yorgunum!
 
- Yürü orada dinlenirsin!
 
Adam çaresiz “tamam” dedi ve merkeze gittiler.
 
İlk iş olarak cesedin üzerinden çıkan eşyaları ve kimliği gösterdiler Aliye. Gördüğü anda bakışları buz kesti. Öylece donakaldı. Eşyalar ve kimlik kendisinindi.
 
- Ama nasıl olur! Bunlar benim... diye mırıldandı.
 
Ali’nin kimliği ile cesetten çıkan kimliği karşılaştırdılar, bire bir aynı idi. Herkes çok şaşkındı.
 
O arada davayı üstlenen başkomiser teşhis için morga gitmeleri gerektiğini söyledi.
 
Başkomiser, Ali ve iki memur arabaya binip morgun yolunu tuttular. Arabada kimsenin ağzını bıçak açmıyordu.
 
Morga vardıklarında morg görevlisi onları kapıda karşıladı. Hemen onları içeriye aldı ve cesedi teşhis için çıkardı. Ali cesedi görür görmez fenalaştı, biraz sendeledikten sonra...
 
- Aman Allah’ım! Bu, bu nasıl olur? Bu benim, ben!... dedi ve yere yığıldı. Yaşadığı şoktan bayılmıştı Ali.
 
Gözlerini açtığında kendini bir hastane odasında yatakta yatarken ve kolunda bir serumla buldu. Başında iki polis memuru vardı. Alinin kendine geldiğini gören memurlardan biri “Nasılsınız Ali bey?” diye sordu.
 
Ali (iyi) anlamında hafifçe başını salladı ve gözlerini tavana dikti. Öylece boş boş bakıyor ve bu yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışıyordu. Belki de rüya görmüşümdür, belki bir kaza falan geçirdim, beni hastaneye getirdiler diye kendini rahatlatmaya çalışıyordu. Ama her şeyin evinde yemeğini yemek üzere iken polislerin gelmesiyle başladığınıda hatırlıyordu.
 
O sırada başında bekleyen polislerden birisi diğer polise “Dikkatli ol, hemen geliyorum” dedi ve odadan çıktı. Birkaç dakika sonra başkomiserle birlikte geri döndü.
 
- Merhaba Ali bey, nasılsınız!
 
- Görüyorsunuz işte! Nasıl olayım? Bu saçmalıktan bir an önce kurtulup evime gitmek istiyorum...
 
- Evi unut sen! İnsan öldürüp de evine dönmeyi ümit etmek de neyin kafasıdır böyle? dedi gür bir sesle başkomiser.
 
Önce gülümsedi, sonra kaşlarını çatıp yine o gür sesiyle...
 
- Anlat bakalım! Nasıl oldu olay? Ali’yi nasıl öldürdün?
 
- Ama... Ama ben; ben buradayım ve sapasağlamım, gördüğünüz gibi. Aksi halde ölmüş olmam gerekmez miydi?
 
- Peki morgtaki o ceset ne? Ali Haroğlu değilmi o?
 
- Şeyy, efendim! Evet ama ben de buradayım...
 
- Evet aynen! Sen buradasın, ceset morgta. Ve onu son gören kişi sensin! Cesetleri son gören kişi, genelde onu öldüren kişidir! Şimdi bırak laf kalabalığınıda itiraf et. Anlat bakalım, nasıl oldu olay?
 
- Bilmiyorum. Gerçekten anlam da veremiyorum. Ben hiç bir şey yapmadım!
 
- Hep öyle dersiniz zaten. Sonra da kuzu kuzu itiraf edersiniz suçunuzu. Haydi itiraf et!
 
- Dedim ya size! Bilmiyorum! Aman Allah’ım! Nereden düştüm bu saçma durumun içine! Bu nasıl olabilir!
 
- Ben başhekimle konuşayım, taburcu işlemlerini tamamlasın hemen gidiyoruz!
 
Başkomiser gitti ve yarım saat kadar sonra kapıda belirdi. Ağzında yediği böreğin son lokmasını çiğniyordu bir yandanda elindeki peçete ile ağzını siliyordu. Diğer elinde tuttuğu kahvesinden bir yudum aldı ve “Haydi kalk, gidiyoruz” dedi. Karakola gittiler, Ali’yi nezarete atıp kapısını kilitlediler.
 
Başkomiser seslendi:
 
- Şimdi biraz uyu! Sabah mahkemeye çıkıyorsun!
 
- Ama ben bir şey yapmadım ki! Mahkemede ne işim var?
 
- Ben bilmem. Hakime anlatırsın. Uyu şimdi!
 
- Demesi kolay da...
 
- Hadi kes sesini! Mırıldanma!
 
- Peki. İyi geceler komiserim...
 
- İyi geceler! dedi ve gülümsedi başkomiser.
 
Ali hiç gözünü kırpmadı bütün gece. Olanları düşünüyor ama bir anlam veremiyordu.Ne idi bu yaşadıkları? O anda hep çıkmayı istediği Avrupa turu geldi aklına. Bir motorsiklet alıp Avrupa’yı dolaşmaktı en büyük hayali ama ertelemişti hep. İnşallah bu yaz yapacağım bu işi, diye söz verdi kendisine.
 
Bir de gemi seyahatine çok meraklı idi. Bir gemiye binip bir ay boyunca dolaşmak o gemide... Onu da kesin yapmalıyım bu yaz, zira zaman hızla geçiyor, ömürler tükeniyor diye mırıldandı. Güneşin ilk ışıkları içeriyi aydınlatmaya başladığında karakolda hareketlenmeler başlamıştı.
 
Gece vardiyasında olan polisler ve görevliler paydos edip evlerine gitmeye hazırlanırken sabah işe gelenler ellerindeki atıştırmalıkları yiyor ve o günkü görevleri hakkında konuşuyorlardı aralarında. Nezarettekilere bakan yoktu.
 
Bir ara genç bir polisle göz göze geldi Ali. Genç polis demir parmaklıklara yaklaştı ve “Günaydın, kahve içer misiniz” dedi.
 
Ali “Günaydın, tabii çok iyi olur, teşekkür ederim” dedi.
 
Ali gencin getirdiği kahveyi aldı ve  içmeye oturdu. O arada karşıdan başkomiserin geldiğini, bürosuna girdiğini gördü. Az sonra kahveyi veren genç polisin başkomiserin bürosuna gittiğini gördü. Başkomiserle bir şeyler konuştuktan sonra nezarete doğru yöneldi ve:
 
- Ali Haroğlu! Kalk mahkemeye çıkacaksın! Hemen gidiyoruz!
 
- Tamam, geliyorum.
 
Yarım kahvesini bir dikişte bitirdi ve kapıya doğru yöneldi. Ellerine kelepçeleri taktılar, iki yanında birer polis ve arkalarında başkomiser yola çıktılar. Kahveyi veren genç Ali’nin sağ yanında idi. Arabaya bindiler ve mahkemenin yolunu tuttular.
 
Ali arka koltukta iki polisin arasında oturuyordu. Yol boyunca telsizden geçen anonslar dışında ağzını açan olmadı. Karakoldan mahkemeye kadar telsizden bir darp, iki soygun, bir de cinayet anonsu geçmişti. Ali “Vay be, dünyanın çivisi çıkmış” diye mırıldandı mahkemenin önünde arabayı park ettikleri sırada.
Önde yan koltukta oturan başkomiser döndü, beş saniye kadar Ali’ye baktıktan sonra “Haydi geldik” dedi. Arabadan indiler.
 
Başkomiser polislere:
 
- Üst kata gidin, ben evrakları teslim edip geliyorum... Bak dikkatli olun! dedi ve ayrıldı.
 
Polisler Ali’yi komiserin dediği yere götürdüler, koridorda bir banka oturtup kendileri de başında dikildiler. Başkomiser on dakika kadar sonra geldi ve “Sağdaki son oda, yürüyün dava başlıyor” dedi.
 
Hemen gittiler ve odaya girdiler. Büyük bir oda olmasına rağmen tüm koltuklar boştu. Sadece karşıda üç kişi oturuyordu. Başkomiser önden girdi ve “Günaydın hakim beyler, zanlıyı getirdik” dedi.
 
Ali’yi sanık koltuğuna oturtup polisler ve başkomiser arkasına geçtiler.
 
Hakim:
 
- Ali Haroğlu! Kasten adam öldürmekten yargılanıyorsun! Olayı itiraf etmediğin de yazıyor. Doğru mu?
 
- Hakim bey... Ben kimseyi öldürmedim! Bütün gün çalıştım. Akşam eve henüz dönmüştüm ki polisler geldiler ve sonucunda karşınızdayım.  İnanın ben suçsuzum.
 
- Yani Ali Haroğlu’nu sen öldürmedin! Öyle mi?
 
- Evet efendim... Aynen!
 
- Peki bunu ispat edebilir misin?
 
- Şey...Hayır aslında...
 
Hakim sağındaki ve solundaki diğer hakimlerle fısıldaşarak bir şeyler konuştuktan sonra salondakilere döndü ve:
 
- Karar! Sanık Ali Haroğlu’nun kasten adam öldürmekten asılarak idam edilmesine, gösterdiği iyi niyetten ötürü cezasının iğne yapılarak uyutmak suretiyle ölüm olarak hafifletilmesine oybirliği ile karar verilmiştir! dedi ve bunları söylerken elindeki kalemi ortadan ikiye kırdı.
 
Ve devam etti:
 
- Cezası bugün ikindi vakti yerine getirilecek ve adalet yerini bulacaktır!
 
Ali donakaldı. Yutkundu, hiç bir şey diyemedi. “Hayır, olamaz!” diye mırıldandı sadece. Ardından tekrar karakola döndüler. İkindi vakti gelip çattı.
İğneyi yapacak olan cellat sordu Ali’ye:
 
- Son bir isteğin var mı?
 
- Ecelimle ölmek isterdim aslında.
 
- Olmaz! Sen o şansı kaybettin! Kendi kendini öldürdün sen! dedi cellat ve iğneyi yaptı...
 
Ali hiç farkında olmadan öldürmüştü kendisini. Aslında çoğumuz da bunu yapmıyor muyuz? Çoğu zaman ceviz kabuğunu doldurmayacak işler peşinde heba etmiyor muyuz günlerimizi?


Nihat Hüseyin


Ετικέτες: Öykü, Edebiyat, Nihat Hüseyin, Batı Trakya