VESAYET

VESAYET

  • VESAYET

DENGE
 
 
“Vesayet, vesayet” diye işitip durur, ne olduğunu anlamaya çalışırdım. “Türkiye’de siyaset ordunun vesayeti altında”, adına “askerî vesayet” derlerdi ve ordunun darbe ve diğer müdahaleleri işaret edilirdi.
 
Vesayetin ne olduğunu anlamak için uzağa gitmeye gerek yok. Azınlıktaki siyasî yaşam -ne kadar böyle bir yaşama sahibiz diyebiliyorsak- gırtlağa kadar vesayet içinde. Özetle, Azınlıkta şöyle böyle değil, mutlak bir vesayet söz konusu, Türkiye’de şikayet edilenlerin çok ötesinde. Siyasî yaşam böyle olduktan sonra, tüm azınlıksal yaşam o vesayete uymuş bulunmaktadır ve onun dışına çıkılamaz. Çıkanlar için yaptırımlar gelir.
 
1980’li yıllarda başlayan bir süreç bu, 18 Haziran 1989 Operasyonuyla tamamlandı. Askerî vesayeti kaldırmayı hedefleyen AKP iktidarı, bunu başardıktan sonra kendisine miras kalan Azınlık üzerindeki vesayete sahip çıkmakla kalmadı, onu kendine uydurup daha da sağlamlaştırdı.
 
Türkiye’de vesayet tartışmaları 15 Haziran 2016’dan sonra son bulmuş olabilir. Azınlıkta çoktan başlamış olması gerekirdi. Birkaç olayı anımsatarak tartışmayı açıyorum.
 
 
BİRİNCİ OLAY
 
Bir azınlık milletvekilinden eski bir demeç ve itiraf, ama ben yeni öğrendim: “Partim beni aday gösterdikçe ve Konsolosluk beni destekledikçe ben hep milletvekiliyim.”
 
Azınlıktaki vesayet ve onun derinliği bundan daha iyi tarif edilemezdi. Benim ne olduğum, ne yaptığım o kadar önemli değil, yeter ki Koca Kapı’nın desteğini sağlamış olayım.
 
Dikkatinizi çekmek isterim, bu yukarıdaki demeç, dayatılıp ta kabul ettirilmiş ve kendisinden yararlanmaya koşulmuş ve yararlanılmış bir azınlık gerçeğinin itirafıdır; bir eleştiri, bir tepki değildir, bu durumun düzeltilmesi gerek diye bir talep asla içermemektedir. Bu demecin sahibi, koşullara uymuş ve bu çerçevede ödüllendirilmiştir ve halinden memnundur.Yine de bunu açıkça itiraf etmesi cesaret meselesidir veya safdilliktir. İçinden geçirebilirsin, ama dışarı vuramazsın, bu bakımdan o mebusumuz tebrike şayandır (!). Burada kendisinden sonra gelecek olanlara bir öğüt te vardır: “Siz de başarılı olmak isterseniz benim gibi yapın.”
 
Nedir o yaptığı, gelin biraz irdeleyelim.“Partimin beni aday göstermesi”. Nedir bunun şartları? Trakya ve azınlık koşullarında en az 5 bin oyluk olmak, sana neredeyse tüm partilerin adaylık kapısını açar. “Konsolosluk beni destekliyor” belgesi, bu 5 bin, hatta 10 bin oy’un ve daha fazlasının teminatıdır. Dolayısıyla, istisna ve sürprizler her zaman mümkün, ama aday olmanın ve milletvekili seçilmenin tek şartı Konsolosluk desteğidir. “Benim gibi yapın”, yani “Konsolosluğun desteğini sağlayın.” Nasıl sağlanırmış bu destek? İşte size bir beyin jimnastiği. Yanıt ararken, bu desteği sağlayıp ta başarılı olanların davranışlarına bir bakın. Şu an mevcut 4 azınlık milletvekilinin davranışlarını bu bakımdan bir değerlendirin, neler yaptıklarını ve neler yapmadıklarını bir gözden geçirin. Anlarsınız, üç maymunu nasıl oynadıklarını.
 
 
İKİNCİ OLAY
 
Azınlıkta milletvekilliğine soyunan bir başka eski milletvekili ve siyaset sevdalısının demeci ve itirafıdır; Koca Kapı’dan en çok kazık yemişlerden biri olarak küskün ve eleştirel tutumunda 180 derecelik değişikliği ve yaptığı uzlaşmayı gerekçelerken söylüyordu: “Azınlıkta Konsolosluğun desteği olmadan milletvekili seçilmek mümkün mü? Değil. Ama ben milletvekili seçilmek istiyorum.”
 
O halde? Böyle yapmak zorundayım. Milletvekili seçilmek için uzlaşıyorum, şemsiyenin altına giriyorum, biat ediyorum. Veya öyle görünüyorum ve bunu Derin Devlete yutturuyorum (!!!).
 
Νe mi oldu? Bir kazık daha yedi. Kazığını yediğin o değişmeyen anlayışla uzlaşmaya kalkarsan olacağı budur, bir kazık daha yiyeceksindir. Uzlaşma dediğin şey, kendini itibarsızlaştırmaya dönüşecektir. Biat yarışındadaha iyi yetiştirilmiş olanların arkasında kalacaksın.
 
 
ÜÇÜNCÜ OLAY
 
Aşağıda anlatacağım olayda isim de vereceğim.
 
1990’lı yılların başı, kesin olarak hangi yıldı hatırlamıyorum, Yüksek Tahsilliler Derneği’nin Ocak ayı genel kurul toplantısı. Derneğin “işgali” henüz tamamlanmış değil, dolayısıyla kısmî özgürlük havasında genel kurullarda aşağıda anlatacağım gibi tartışmalar hâlâ yapılabiliyordu. Konu, Gümülcine–Rodop ilinde Derin Devletin Azınlıkta Sadık Ahmet’e yönlendirdiği ortalama 30 bin oy. Konuyu tartışmaya açan Sadık’ın kendisi. Ama daha o zaman Derin Devlet kavramı yaratılmış değildi.
 
Derin Devlet, Türkiye’de faili meçhullerde ne kadar usta olduğunu kanıtladıktan sonra, şimdi bizim Azınlık için nasıl muazzam bir propaganda mekanizması kurup işletebileceğini ve beyin yıkayabileceğini de gösteriyor. İki yıldan çok süren sıkı bir hazırlık döneminin ardından, 18 Haziran 1989 seçimlerinden önce 45 gün boyunca Sadık Ahmet’in ne büyük bir kahraman olduğu konusunda Türkiye ve Azınlık hop oturup hop kalkıyor. Gazeteler, radyolar, televizyonlar, hele uydu aracılığıyla Batı Trakya’da yeni seyredilmeye başlayan ve herkesi önünde mıhlayan o Türk kanalları. Batı Trakya’yı kurtaracak olan bu büyük kahramana değil oy vermek, insanın canını kanını veresi geliyor (!). Bize bunu Ana Vatan söylüyor, o nasılsa bir kahraman keşfetmiş, bize laf düşmez, Ana Vatan’a kim inanmaz. Bir Yaka köyünün kahvesinde Türk televizyonunun böyle bir propaganda yayınına rastlıyorum. Köylü bana, “Seni de televizyon böyle göstersin, sana da oy verelim diyor”.
 
Dışarıya doğru verilen izlenim ise Azınlık yüzünden bir Yunan-Türk savaşının çıkabileceği. O yüzden dünyanın ilgi noktası olmuş durumdayız, bugünkü Filistin veya Suriye gibi (!). Abartmıyorum, ister inanın ister inanmayın. O yüzden dünya medyası ziyaretimize geliyor. Örneğin ben dışlanmışım ve görünmeyeyim diye üstüm örtülmüş, buna rağmen o günlerde yabancı basın mensuplarına, gazete ve dergilere röportaj vermeye yetişemiyorum. İngiliz, İspanyol, Danimarka, Fransız, hatta bir Finlandiya gazetesine bile. Yunan ulusal basınına verdiğim röportajlar ise ayrı. ABD hiç eksik kalır mı, diplomatları aracılığıyla bilgi topluyor. Tabiî “bağımsız” adaylara ve Sadık Ahmet’e duyulan ilgi kat kat fazla, çünkü “Yunanistan’ı dize getireceğiz” diye bağıran onlar. Nasıl diye sorduğunda, insanın aklına ister istemez bir Türk-Yunan savaşı geliyor. Azınlık asıl Türkiye’den görülmedik bir medya istilasına uğruyor. Türk medyası, kimlerle görüşeceği konusunda kulağı çekilmiş –güdümlü olarak buraya geliyor. “Bağımsızlar” dışında bir başkasıyla görüşmesi yasak. Bize bir tek Cumhuriyet’ten bir muhabir geldi.
 
Yunan milliyetçiliği ise kuduruyor ve saldırganlaşıyor. Meğerse hedef o imiş, Yunan milliyetçiliğini kışkırtmak. Ne kadar saldırır ve Azınlığa ne kadar zarar verirse o kadar iyi. Yunanistan, Derin Devletin oyununu oynayan önde gelen isimleri cezalandırarak ve “kalkışan” Azınlığa pogrom girişiminde bulunarak Ankara’ya geri yaptıracağını sanıyor. Oysa böylelikle Ankara’nın oyununa ve hedeflerine hizmet ediyor. Ben buna amoralizmin avantajı diyorum. Sen Yunanistan olarak Azınlığa ne kadar saldırırsan ben de seni o ölçüde dünya kamuoyu önünde teşhir ve rezil ederim diyor ve nitekim öyle oluyor. Azınlık, kedinin önüne bırakılıveren fare rolünü oynuyor.
 
Yunanistan PKK’ya korkunç bir destek ve yardım içindedir. Yunan Derin Devleti içinde bir “savaş partisi” oluşturulmuş ve PKK ile ittifak halinde Türkiye’ye savaş ilan etme planlarını yapmakta ve hükümeti böyle bir maceraya sürüklemeye çalışmaktadır. “Türkiye ile savaş kaçınılmazdır, Kürt ayaklanması ile birlikte ve PKK ile ittifak halinde en iyi zamanı şimdi”. Türkiye’nin protesto ve ikazları boşa gider. Bunun üzerine Türk Derin Devleti, dipsiz bir amoralizm içinde Yunanistan’a karşı Azınlığı kullanmayı tasarlar. “Sen benim Kürtlerimi kaşırsan, ben de senin Türklerini kaşırım”. Bu iş için kullanışlı bir “pır delisi” aranır, “frenleri patlamış bir BMW gibi” hareket eden, kendisine ikram edilecek mebusluk karşısında gözünü kırpmadan Azınlığı uçuruma sürükleyebilecek kadar fikirsiz ve hırslı, ve Sadık Ahmet’i bulurlar.
 
Azınlığın bu şekilde kullanılışına itiraz edebileceği tahmin edilen 200 kadar “kanaat önderi” azınlık üyesi, 1987’nin başlarından  itibaren bir itibarsızlaştırma girişimine hedef olurlar ve onlara Türkiye’ye giriş yasağı (kara liste) konur. Ana Vatan’ın hain ilan etmesinin yol açtığı tüm yan sonuçlarıyla birlikte. Koca Kapı’nın Azınlığa müdahalesi resmen terör şeklini almıştır. 
 
18 Haziran 1989 seçimlerinde Gümülcine’de 30 binden çok bir oy yığını eşi görülmedik bir operasyonla Sadık Ahmet’e yönlendirilir ve o milletvekili seçilir. 5 ay sonra 5 Kasım 1989’da yinelenen seçimlerde Sadık şeklî bir eksiklik yüzünden adaylıktan düşürülür ve aynı oy yığını bu kez İsmail Rodoplu’ya yönlendirilir ve bu kez Rodoplu seçilir. Bir 5 ay sonra 8 Nisan 1990’da üçüncü kez seçim var. Derin Devletin gözdesi Sadık bu kez adaydır. Rodoplu, bir asker gibi verilen emri yerine getirerek, “tadına doyamadığı” mebusluğa istemeye istemeye talip olmaktan vazgeçmek zorunda kalır. Sadık’a yönlendirilen oy yığını onu yeniden mebus yapar.
 
Sadık artık bütün bunlardan sonra megalomanyak bir hezeyan içine girmiş, o zamana kadar gizlemeyi başardığı bir yönünü ifşa ederek, realiteyle ilişkisinin gevşek olduğunu göstermeye başlamıştır. Onun manevî babalarından biri olan Tahsin Salihoğlu meydana çıkan sorunu bana şöyle yorumluyordu: “Sadık baştan iyi gitti. Ama sonraları, başarısını kendi yetenek ve çalışmalarıyla kazandığına inanmaya başladı ve o noktada ipin ucunu kaçırdı”. İpin ucu baştan kaçıktı da, başta öyle olması işimize yarıyordu, planlarımıza hizmet ediyordu, tabiî sonra dayanılmaz yan etkileri çıkmaya başladı.
 
O söz konusu genel kurul toplantısında 30 bin oy almış olarak Sadık Ahmet şahsına saygı talep ediyor. Beklediği saygıyı dernek başkanı Hülya Emin’den görmediğini iddia ediyor, bunun üzerine Derin Devlet tarafından dikilmiş Azınlığın tek lideri edasıyla yetkisini kullanarak dernek başkanına “BEN DE SENİ HAİN İLAN EDİYORUM” diyor. Aynen. BEN DE SENİ HAİN İLAN EDİYORUM. Bugün olsaydı, herhalde Hülya’yı TERÖRİST ilan ederdi. “PKK’lı terörist!” mi, “FETÖ’cü terörist!” mi. Ama en güzeli, “17 Kasım’cı gâvurcu terörist!” olurdu, biz Yunanistan Türklerine yakışanı da budur…
 
Size bir anahtar vereyim, Azınlıkta bir başkası için “Yunan Yönetiminin Azınlık içindeki kadrosu, hain, gâvurcu” gibi sıfat kullanarak çamur atan kişi, %99 MİT ajanıdır. Onlara ilk öğretilen şey, bu sıfatları kullanmak oluyor. Tabiî Sadık %1’lik oranın içine girmektedir.
 
Sadık önceleri Derin Devletin kendisine “tut kuçu!” diye gösterdiği birçok kişiyi “gâvurcu, KİP ajanı, hafiye, hain” diye ısırmıştı. Daha sonra bağımsızlaştı ve artık talimat almadan karşısına kim çıkarsa ısırmaya başladı. Hülya Emin, bunlardan biriydi, resmî gazetemizin sahibiydi ve dokunulmazlığı vardı, ama Sadık artık böyle şeyleri takmıyordu. Daha sonra Takımın üyelerini bile “Yunan ajanı ve hafiye” diye ısırmaya başladı. Bundan daha sonra ne Mehmet Emin Aga, ne de Ahmet Faikoğlu kurtuldu. Sadık almış başını gidiyordu, başkonsolos Hakan Okçal’ı bile kendisine komplo kurmak için Yunanlılarla işbirliği yapıyor diye suçluyordu.
 
Düşünüyorum da, RT Erdoğan’ın hocası bizim Sadık olmalı diyorum, ondan 10 yaş büyüktü. Erdoğan’ın Sadık’ı yansalamasına başka bir anlam veremiyorum. Azınlıkta Sadıkseverler ile Erdoğanseverlerin aynı kişiler olması tesadüfî mi sanıyorsunuz?
 
Genel kurulda bunlar olup biterken ve dernek başkanımıza hakaret edilirken o ana kadar daha kimse Sadık’a dayak atmıyor. Batıtrakyalılar çok sabırlı insanlarızdır. Sözüm meclisten dışarı, hani üstümüze işeseler, galiba yağmur yağmaya başladı diyeceğiz. Bereket salonda Hülya Emin’in eşi var, Kıbrıslı Fevzi, Sadık’a dayak atmak için saygıyla genel kurulun bitmesini bekliyor ve biter bitmez üstüne çullanıyor…
 
Azınlıkta can sıkıntısı çekmediğimiz güzel ve renkli günlerdi, ne yazık ki genç kuşaklar artık sağlanmış olan millî birlik içinde böyle sahneler yaşamadı, yaşamayacaklar.
 
Böyle davranış sergileyen bir kişiyle nezaket kuralları içinde muhatap olabilir misin? İçinden küfretmek gelmez mi? Bir HASTİR ORDAN çekerek? “-Hadi ordan ba! Türkiye’ye verilmiş oyları sana mı verildi sanıyorsun? Hadi ordan! Kafana sok, oylar sana verilmedi, Türkiye’ye verildi.” İsmail Rodoplu’da arada bir başgösteren kinizm patlaması: “-Ha anlat bunu adama anlatabilirsen be İbram! Kafası almıyor işte.”
 
Sadık’ın kafası da gerçeği birgün aldı. Daha doğrusu aldırdılar. Öyle olur, almayana aldırırlar. O 30 bin oy onun alınteri mi imiş, yoksa emanet mi imiş, o da anladı. Ölümünden 3 ay önce İstanbul’daki o otelin 6ncı katındaki bir odada ve Takımın önde gelen üyeleri önünde Tokuç Mustafa Derin Devletin talimatını yerine getirerek Sadık’ın içiriğini çıkardıktan sonra ona şöyle diyordu: “Seni buradan 6’ıncı kattan aşağı atarım ve intihar etti derim. Anladın mı?” Takımın odada hazır bulunan üyelerinden hiçbiri onu savunmak için küçük parmağını bile oynatmadı. Tersine, Sadık’tan yedikleri bunca hakaretlerden sonra onun böyle terbiye edilişini ağızları kulaklarına vararak zevkten dört köşe seyrettiler.
 
Derin Devlet, Tokuç Mustafa’nın ağzından ifade ettiği tehditi aynen yerine getirmedi tabiî. Ancak bu olaydan üç ay sonraki trafik kazasına acaba o tehditin yerine getirilmesi miydi sorusu hep refakat edecek.
 
Özetle diyebiliriz ki 1989-1995 döneminde Derin Devlet Sadık Ahmet’i kendi hedeflerinde kullandı, onun hırsını ve saflığını 6 yıl boyunca sömürdü ve sonunda sıkılmış limon gibi çöplüğe attı. Sadık’ın saflığı, hiçbir şeyi meccanen yapmama noktasında bitiyordu.
 
Sağlığında onun dirisini kullanan Derin Devlet, ölümünden sonra ölüsünü de kullanmayı düşündü. Derin Devletin elinde Azınlığın biatını idame ettirme yolunda kullandığı iki organ var. Biri DEB partisi, öbürü Sadık Ahmet. Hüzün verici ve mide bulandırıcı bir olay da ailenin bu sömürüye seve seve katılması, tabiî meccanen değil.
 
 
DÖRDÜNCÜ OLAY
 
18 Haziran 1989 seçimlerindeki müdahale ve o müdahale çerçevesinde olup bitenler, yaptırımlar ve ödüllendirmeler, iletilen mesajlar, dayatılan değerler ve ilkeler, ve terör algısı, kısacası oluşturulan statü, aradan 30 yıl geçtikten sonra bugün de geçerliliğini koruyor. Aynı şiddette bir müdahale bir kez daha belki tekrar etmedi, ama gereği de yoktu. Çünkü bir defa su yolu açılmıştı, ve sular artık o yoldan akıyordu, Mustafa Bacaksız’ın dediği gibi. Bugün bile Azınlığın seçim davranışını büyük ölçüde 18 Haziran seçimlerine müdahaleyle dayatılmış ve o zamandan beri muhafaza edilen o statü belirler. Azınlık ile Türkiye ilişkilerini de.
 
Haziran 1989 seçimleri öncesi dört kişilik bir arkadaş grubuyla propaganda için Yardımlı köyündeyim. “Bağımsız” adayları desteklemek ve onlara oy kullanmak üzere bir soydaş çalışmakta olduğu Almanya’dan gelmiş. Beni tanıyor, yalnız tanımak değil, icraatımı da biliyor. Kendisiyle tartışıyorum, davranışı saygılı. Ben onu tanımıyorum. “Boşuna çabalıyorsun.” diyor bana, “Biliyor musun bu akşam ‘bağımsızlar’ 150 araba eşliğinde Yaka turuna çıktılar?”
 
8 Nisan 1990 seçimleri öncesi, bir gece Sadık Ahmet propagandadan dönmüş, tek araba ve yanında yalnız iki kişiyle, Ahmet Hacıosman ve Mustafa Bacaksız. Yolda karşılaştık, Bacaksız’a sordum, “Nedir bu köylere tek başınıza gitmek?” “Artık kalabalığa gerek yok. Su yolu açıldı bir defa. Netice aynı olacaktır.” Öyle de oldu.
 
Biz, iddiamızı doğrulayan daha birçok olayı bir kenara bırakıp bir tanesi üzerinde duralım, Gümülcine’de 2012 milletvekili seçimleri üzerinde.
 
İstediğin kadar sıkı denetlesen de, senden habersiz ve müsaadesiz kuş uçurtmadığın Azınlıkta Koca Kapı bile olsan da, sandıktan her zaman istisnalar ve sürprizler çıkması mümkün. Mayıs 2012 seçimleri, PASOK’tan Koca Kapı’nın mavi boncuk verdiği Ahmet Hacıosman’dan başka bir de SİRİZA’dan hiç hesapta olmayan ve bilinmeyen –tanınmayan Ayhan Karayusuf milletvekili seçilmiştir. Seçimlerden bir gün sonra dönemin başkonsolosu GTG Birliği bahçesinde çevresini saran bir grup kişiyle sohbet etmektedir. Konu tabiî ki seçimler. Başkonsolos, sitem eder gibi alay etmektedir, sözlerinin nasıl yorumlanacağını hiç hesap etmeden ve büyük bir rahatlıkla: “Milletvekili seçilen bu Ayhan Karayusuf ta kimmiş? Kendisini hiç tanımıyoruz. Kimse onun seçilebileceğinden bahsetmedi. Biz de onu hiç hesaba katmadık. Yoksa bir 500 oy da ona yönlendirirdik, çorbada tuzumuz olsun. Yüzüne nasıl bakacağız?” Gülüşmeler... Demek istiyor ki, seçilen diğer iki milletvekili bizim kendilerine yönlendirdiğimiz oylar sayesinde seçilmişlerdir.
 
Azınlık seçmeni sanki bir kalıp peynir, başkonsolos elindeki bıçakla o kalıbı kesip kesip istediği şekilde istediğine dağıtıyor. Bu demeç karşısında bir Yunanlı milliyetçinin tepkisini düşünün ve ondan sonra Azılığa bakışını. Başkonsolos, en büyük hakareti Azınlığın kendisine yönelttiğinin farkında değil, onun için hiç sıkılmıyor.
 
Azınlığın siyasî yaşamındaki vesayetin ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Daha anlatılcak çok şey var. Siyasî yaşamdaki vesayet, yani tüm azınlıksal yaşamdaki vesayet.
 
Azınlığın kişilik kazanmamış olmasındaki en büyük sorumlu, Koca Kapı ve onun azınlık politikasıdır. Bu politikanın acilen değişmesi gerek. Toplum olarak onu değiştirmeye odaklanmamız gerek. Yoksa bir bürokratın önünde bir kalıp peynir olmaya devam edeceğiz.
 
5.4.2019
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Azınlık, Batı Trakya, Tarih, Sadık Ahmet, Ayhan Karayusuf, Ahmet Hacıosman, Türkiye