“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 9: (dizi son bulurken) Değişik anılar

“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 9: (dizi son bulurken) Değişik anılar

  • “KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 9: (dizi son bulurken) Değişik anılar

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
KOCA KAPI’NIN YOL AÇTIĞI AHLAK BUNALIMI VE YOZLAŞMA
 
1996’nın yazı idi, Kara Listeden çıktığımın ilanı iki talimat (!) ile birlikte geldi. 1. Ankara’ya Dışişlerinde Yunan Masasını ziyarete gideceksin. 2. İstanbul’daki Uluslararası Batı Trakya Kurultayına katılacaksın. Ana Vatan’ın emirleri karşısında boynumuz kıldan ince (!)… 30 yıl aradan sonra ikinci kez Türkiye’ye ve ömrümde ilk kez Ankara’ya gittim.
 
Ama daha önce giriş yasağımın kaldırılması ile ilgili bir başka olayı anlatmadan edemeyeceğim. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, benim Kara Listeden çıkışım, Derin Devlet hafiyelerinin bilgisi dışında gizlice gerçekleşmiş, Konsolosluğun içindeki derindevletçilerin bile haberi olmadan. Yalnız Dışişleri düzeyinde ve gizli olarak yürütülmüş süreç, dolayısıyla hafiyeler gafil avlanmışlar. Haberleri olsaydı mutlaka engellerlerdi, zira başka olaylarda Dışişlerinin iradesini aşacak güce sahip olduklarını kanıtlamışlardır. Bunu bilen Dışişleri yetkilileri bu kez önlem almışlar, zira şahsımla ilgili daha önceki benzeri bir girişimi hafiyeler boşa çıkarmış.
 
Ooh, gerçi benim için hava hoş, karalisteli yaşam Azınlığın bir rengi olarak alışkanlık meselesi, bir noktadan sonra artık koymuyor, ha olmuş ha olmamış. Sonra, faşizm tarafından cezalandırılmış olmak, bir bakıma sana verilmiş olan demokrasi ve mücadele belgesidir. “Dede sen o zaman ne yaptın?” diye sorduklarında torunlarına gururla anlatacağın. Böyle bir durumda insan savunma mekanizması olarak Koca Kapı’ya olan maddi ve manevi bağımlılığını sıfırlamaya gidiyor, muhtemel şantajları bertaraf etmek için. Laf lafı açıyor, taze bir olayı hatırladım.
 
Bu ikinci cezalandırma döneminde kendisine giriş yasağı konulan ve böylece üniversite tahsili cebren son bulan bir genç, yasağı kaldırmak için aylar boyu uğraştı, olmayacağını sonunda o da anladı ve yaşamının yönünü değiştirmeye karar verdi. Sordum: “Bir altı ay veya bir yıl sonra cezan bitti, geri dönebilirsin’ diye bir haber gelirse ne yapacaksın?” “Aga” dedi, “benim için Türkiye bitmiştir.” Şoke oldum… Bu politika sayesinde sonunda beslemeler ve hafiyeler dışında kimse kalmayacak. Onların da sayısı az değil hani, Derin Devlete yeter de artar bile. 
 
Kendi öykümü tamamlayayım. Giriş yasağımın kaldırıldığı öğrenilince birkaç hafiye toplanıp başkonsolosa şikayete giderler: “Onsunoğlu’nu Kara Listeden çıkarmakla bizi Azınlık içinde rezil ettiniz, nüfuzumuzu sıfırladınız. Daha dün bize sorduklarında hayır, Onsunoğlu’nun Kara Listeden çıkacağı yok, daha çok bekler diyorduk. Bugün herkes onun çıktığını öğrenmiş bulunuyor. Bizi rezil ettiniz. Teessüf ederiz.”
 
Koca Kapı’nın azınlık politikasının hangi komplikasyonlara yol açtığını, Azınlıkta sebep olduğu ahlak bunalımını ve yozlaşmayı göstermekten bıkmayacağım.
 
 
İKİ İSTİHBARATÇI ARKADAŞ
 
1996 Türkiye ziyaretimde İstanbul’da 1966’dan beri kendilerini görmediğim Celalbayarlı iki istihbaratçı arkadaşla karşılaştım, Yenicemahalleli Hacı Saitler’in Sebahattin Egeli, rahmetli olalı on yılı geçti ve o dönem Avcılar belediye başkanı Tahsin Salihoğlu.
 
Sebahattin “profesyonel istihbaratçı”, Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın istihbarat şeflerinden. Tahsin ise “gönüllü istihbaratçı”, Derin Devletin işbirlikçisi, daha önce Dayanışma Derneği başkanı, hani şu Patrikhaneyi Batıtrakyalılar grubuyla iki hafta boyunca abluka altına alan, tabii canım Derin Devletin talimatıyla, Sadık Ahmet’in manevî babalarından, onu Türkiye’de tanıtan, yerine göre rica ve yerine göre tehdit ve şantaj ile Azınlığa kabul ettiren kişilerden. 18 Haziran 1989 Operasyonunun hazırlayıcılarından. İkisiyle de tam 30 yıldır görüşmemiştim, ama hayret ikisi de benim biyografimi ve “komünist olduğumu” iyi biliyorlardı. Yıllar 1996 ve artık komünistliği kovuşturmanın bir anlamı kalmamıştı, ama buna rağmen onlar için öne çıkan şey, hafiye raporlarına göre benim komünist oluşum idi. Yani neredeyse komünist olarak meşhur olmakla kıvanç duyacağım (!).
 
Sebahattin bu bilgilerin kendisi için pek önemi olmadığını gösterdi. Ortaokuldan yalnız bir yıl da olsa sınıf arkadaşımdı, daha sonra Gümülcine’den ayrılıncaya dek devam eden arkadaşlık, o birliktelikten bir “saygı” kalmıştı şahsıma karşı, yılların ve raporların tüketemediği, ve onunla hasret giderdik. Tahsin Salihoğlu’nu makamında ziyaret ettim, onunla görüşmem sırasında sinirlerime hakim olmak için özel çaba göstermek zorunda kaldım. “A be sen Türkiye’ye nasıl geldin? Biz seni Kara Listeye sokmak için az mı uğraştık!”, beni görünce ilk tepkisi, yarı şaka yarı gerçek… “Gümülcine’de başkonsolos çok rica etti, hatırını kıramadım. Git seni Ankara’da tanımak istiyorlar dedi, oradan Dışişlerinden geliyorum. Yoksa bana kalsa hiç sokulacağım yok. İstanbul’a gelmişken Tahsin agamı da bi göreyim dedim.”… Ben de Salihoğlu’nun tahriklerine yanıt verirken onu belindeki tabancasını çıkarıp masaya hızla vuracak kadar sinirlendirdim. Onu bu kadar öfkelendiren olayı üçüncü bir şahıs ve kadın ile ilgili olduğu için anlatmayacağım.
 
Tahsin Salihoğlu uzunca bir süre bana komünistlik üzerine nutuk çekti, Türk komünistlerin nasıl hain olduklarını, tabiî ben de dahil, oysa Yunanlı komünistlerin milliyetçiliklerini terketmediklerini anlattı. Aynı şeyleri tersten Yunanlı milliyetçilerden dinlemiştim defalarca. Milliyetçiler hangi milletten olurlarsa olsunlar nasıl da birbirlerine benziyorlar. Ayrıca Tahsin agam beni İslam’a davet etti. Komünist olarak beni dinden çıkmış gibi mi görüyordu? Kendisinin okuduğu bir Kur’an meali varmış, onu bana hediye etmek istedi, okuyup ta imana geleyim diye, ama bürosunun kitaplığında aradı aradı bulamadı.
 
Yıllar 1996, Batı ve kapitalizm “komünizm sorununu” onu ortadan kaldırarak çoktan çözmüştü, fakat bizim Batıtrakyalı “istihbaratçılar” daha 1990 öncesi dönemde yaşıyorlardı. Ama aslında komünistlik 1990’dan sonra Azınlık içinde de “çözüme kavuşturulmuştu”. 1989 sonrası KKE’nin azınlık kadrosu toplu olarak partiden ayrılıp Sinaspismos’a geçti. Bunlar, Türkiye’de tahsildeyken İlerici Gençlik kollarında kariyere başlamış gençlerdi, 4 kişi miydiler, 5 kişi miydiler, daha fazla değil.
 
 
DERİN DEVLETİN KOMÜNİSTLERİ
 
Burada ince bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Daha önceki KKE adayları Mehmet Çolak, Mustafa Mustafa gibi kişilerin adaylıkları ve diğer gençlerin KKE ile ilişkileri onlara karalisteliliğe ve Türkiye’ye giriş yasağına kadar sorun yaratırken, daha sonraki Esat Mustafa ve Sebahattin Emin gibi isimlerin KKE adaylıkları sorunsuz yürütülmüştür, ne herhangi bir cezalandırma ne Kara Liste. İlginç değil mi? 
 
Bunlardan Sabahattin Emin, Salepçi agam, 18 Haziran Operasyonunun önde gelen isimlerinden, “partilerden bağımsız, ama Derin Devletin kazığına bağlı” ilk listenin troykasının üç isminden biri, talimatsız kılını kıpırdatmazdı. Çok kişi bunu bilmez. Yüksek Tahsilliler Derneği’nin kurucu üyesi olmayı reddetti, çünkü o derneği talimatla kurmadık. Ama talimat gelince üye de oldu, yine talimatla derneğe başkan da seçildi –tayin edildi. Siyasetten ve siyasetle uğraşanlardan nefret ederdi, ama talimat gelince “bağımsız” listeden mebus adayı bile oldu. “Hiç istemiyorum, ama mecburum” diyordu. Sonra KKE’den de (!) aday oldu, bu işi talimatsız göze aldığını hayal bile edemiyorum. İlk kez bir talimatı dinlemeyerek 18 Hazirandan 5 ay sonra yinelenen seçimlerde aday olmayı reddetti, onun yerine “saksı olarak” İbrahim Şerif geçti. Salepçi, aldatıldığı için çok öfkelenmişti, Konsolosluğa gidip, “Bize tarafsız kalacağınıza dair söz vermiştiniz. Oysa bütün Konsolosluk mekanizması bir tek Sadık için seferber oldunuz.” deyip protestosunu çekmişti. Zira ekonomik bakımdan bağımlı değildi. Ama troykanın öbür ismi İsmail Rodoplu? O, bağımlı idi, her şeyi sineye çekmek zorunda kaldı.
 
KKE’nin öbür adayı Esat Mustafa’nın komünist partisinden aday oldu diye Koca Kapı’dan azledilmiş-çalışmayan öğretmen maaşı bile kesilmemiştir. Vallahi bilmiyorum, ama adaylık döneminde çalışan öğretmen düzeyine bile yükseltilmiş olabileceğini tahmin ediyorum. Refika Nazım’ın ise KKE’den aday maday olmadan ve komünistliğine dair Nazım Hikmet hayranlığı ve Mustafa Mustafa ile dostluğu dışında bir başka kanıt bulunmadığı halde aynı maaşı kesilmiştir. Bunların nedenini hiç düşündünüz mü? Bu sorunun yanıtı, Derin Devletin şu sözünde gizlidir: “Komünist partisine Azınlıktan aday lazımsa, onu da biz belirleriz.” Esat, korkunç kinik bir kişidir, bu bakımdan Rodoplu’ya benzer, ama ikisinin kinizmleri çok farklıdır. Rodoplu’nun kinizmi eleştireldir. Esat’ınkisi suları bulandırmak içindir ve Esat kinizmi savunma mekanizması olarak kullanır. Örneğin, gerçekleri şaka ve yalan gibi söylemek şeklinde kendini gösterir sık sık Esat’ta bu kinizm. Esat’ın bir yalanı: “Benim KKE’deki adaylıklarımın hedefi, komünizmin Azınlığa yayılmasını engellemekti.” Yalanmış gibi söylediği bir gerçek.
 
 
KOMÜNİST FOBİSİNDEN KURTULAMAYAN HASAN HATİPOĞLU
 
Ancak komünist fobisinden ve saplantısından asıl kurtulamayan Hasan Hatipoğlu idi. Askerlik görevi –içsavaş sırasındaki deneyimleri ve daha başka olaylar yüzünden. Bana da uzun yıllar hep komünist veya gizli komünist gözüyle baktı, başı ezilmesi gereken, ve bu konuda elinden gelen her şeyi yaptı. Buna rağmen ben kendisinden selamı hiç kesmedim, tabiî birçok şeyi çok sonradan öğrendim. Kısa sürelerle benden selamı o kesti. Anamın oy verdiği milletvekili adayı idi, anamla ilişkileri de hiç bozulmamıştır. Yalnız oy vermek mi? Anacığım gülerek anlatırdı, 1967 öncesi seçimlerde komşunun eşek talikasını alarak (bizde yoktu), seçim sandığına kadar yürümeye gücü yetmeyen mahalledeki yaşlıları Hatipoğlu’na oy vermeye nasıl taşıdığını.
 
Selanik’ten ayda bir birkaç günlüğüne memlekete gelirdim. Çukur Kahve’de karşılaşır, sohbet ederdik, kavga ettiğimiz de olurdu, hem de bazen çok şiddetli. Yaka Direnişini komünistlerin elinden kurtarmak için (!) Koca Kapı’nın talimatıyla Takım durdurmuştur, bizim de gevşekliğimizden yararlanarak, ancak en büyük rol Hasan Hatipoğlu’na aittir. O direnişi durdurmak için artık kendini yırtmıştır. Bir gün Çukur Kahve’de konuşurken damdan düşercesine bana “Yaka’daki direnişi sen durdurdun, sorumlusu sensin” demesin mi? Soğukkanlılığımı koruyamadım, az daha oturduğumuz masayı kırıyordum... Ama bir bakıma haklı olabilirdi. Zira Yönetime karşı direnirken, Hatipoğlu’nun, Takımın ve Konsolosluğun direnişi durdurma çabalarına yeteri kadar direnmemiştik.
 
Bir gün yine Çukur Kahve’deyiz, hayal kırıklığı içeren bir sesle ve hiç münasebet hasıl olmadan, “A be sen komünist değilmişsine!” dedi, beni şaşırtarak. Anlattı, KKE’nin yerel sekreterini tutmuş, beni sormuş. Sekreter de benimle dost olduklarını, ancak Onsunoğlu’nun hiçbir zaman parti üyesi olmadığı ve partiyle organik bir ilşkisinin bulunmadığı konusunda onu temin etmiş. Sekreter öyle kesin konuşmuş olmalı ki, korkunç kuşkucu bir yapısı olan Hatipoğlu’nu demek ki ikna etmiş. Bütün o takipler, raporlar, hafiyelikler ve kemeraltı vurmalar demek boşunaymış der gibiydi. “Tüh be, ağzına tükürdümünü!”, Hatipoğlu ifadesidir. Ne diyeyim? “A be Hasan abi, ben sana hiç ben komünistim dedim mi?” Yoksa şunu mu? “Hasan abi durumlar değişti. Senin zamanındaki gibi komünistler yalnız KKE’de bulunmuyor. KKE dışındakiler daha kalabalığız.”… Bir şey demedim.
 
Sonra, milletvekili adayı olmam halinde bu girişimimi finanse edeceğini söyledi. Şaşırdım tabiî, nereden nereye gelmiştik. Aday olmama kararımı bildirdim ona. Uzun muhabbet. Özetle, aday olarak bir kez daha Türkiye ile kavgaya girmek istemiyorum dedim. Bu sözüme hiç tepki vermedi. Çünkü görüyordum, o da (içinden) kavga ediyordu. Bir gün ona niye MİT’in 18 Haziran Operasyonunu destekledin diye sordum. Sadık Ahmet’in canavarlaşmasından ve ona yağdırdığı hakaretler karşısında bir şey yapamamaktan kahrolmuştu, biliyordum. Uzun yıllar Takımın bir numaralı adamıydı, Sadık onun papuçlarını dama atmıştı. “Azınlığın çıkarlarına hizmet ettiğimi sanıyordum” diye yanıt verdi. “Meğerse yanılmışım” demek istiyordu. Ama Hatipoğlu’nan daha fazla itiraf beklemeyin. Bu bana söylediği bile çoktu. 
 
 
BAŞA DÖNELİM, EĞİTİM BAKANLIĞINA GİDEN HEYETE
 
Bu yazı dizisine sebep olan olayı anlatmaya geri dönelim ve anlatımımızı  tamamlayalım. Medreselerde bugün Türkçe derslerin kaldırılması olayının bir benzeri 1983 yılında azınlık liselerinde yaşanmıştı. Sonra, bu yakınlarda bir genç Batıtrakyalı araştırmacı bana Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesinin yankısı olarak Azınlıktaki “kömünist avı” ile ilgili bir monografi var mı diye sormuştu. Bu iki olayı birleştirip te kaleme alındı bu yazı dizisi, birinci olay ikincisini anlatmak için bahane teşkil etti. Benim “komünist olarak” başımdan geçenler özetle bunlardır. Komünist partisi KKE’ye üye olmuş ve orada faaliyet göstermiş kişilerin anlatacakları benim maceralarımdan daha çoktur ve daha otantiktir.
 
Nerede kalmıştık? İki azınlık lisesinde sınıf geçme ve mezuniyet sınavlarında Türkçe okutulan derslerin de Yunanca sınanmasını öngören yeni düzenlemeyi şikayet etmek ve kaldırılmasını istemek üzere Yüksek Kurul’da oluşturulan 8 kişilik kalabalık heyet Atina’da Eğitim Bakanlığında ve Bakan Yardımcısı Petros Moralis’in bürosunun önündeyiz. Moralis’in bizi içeri buyur etmesini bekliyoruz, ama heyetin sözcülüğünü kimin yapacağı daha kararlaştırlmış değil. Normal olarak sözcülüğü benim yapmam gerek, daha doğrusu bu yük ve görev en çok bana düşüyordu, kendiliğinden anlaşılan bu, çünkü sorunun üzerinde en çok ben kafa yormuştum, sunulacak ilgili muhtırayı ben yazmıştım, Celal Bayar mezunu olarak lisedeki ders sistemini ben biliyordum. Bu işin seni beni yok tabiî, konuyu Bakanla görüşürken birbirimizi tamamlayacağız. Ama Hasan Hatipoğlu sözcülüğü kendisinin yapması gerek diye kulis faaliyetine başlayınca sorun çıktı. Heyetteki diğer kişiler bana gelip “Bu işi Hatipoğlu üstlenmemeli, ağzına burnuna bulaştıracak. Biz Bakana konuyu senin anlatmanı istiyoruz. Hatipoğlu itiraz ederse oylamaya gidelim.” dediler. Bu arada Hatipoğlu’nun kendisini sözcü seçtirmek için Boyacılar’dan eczacı Halil vasıtasıyla giriştiği kulis faaliyeti başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Az sonra Bakanla görüşeceğiz, ama sorunu kimin anlatacağı kararlaştırılmış değil ve Hatipoğlu yüzünden Bakanın önünde heyetin nahoş bir görüntü sergileme ihtimali var.
 
Hatipoğlu’nun karşısına geçtim, “Hasan abi, şimdi içeride ben söz alıp Bakana konuyu ben anlatacağım, tamam mı? Siz diğer arkadaşlar da benim eksik yerlerimi tamamlarsınız.” dedim. Hatipoğlu’ndan tepki ve itiraz, en uygun olan kişi kendisiymiş, heyetin sözcülüğünü onun yapması gerekirmiş. “-O zaman kimin sözcü olacağına heyet karar versin, oylamaya gidelim.” Onun 2, benim 6 oyum var, bunu görüyordu. Oylama yapılmasına da itiraz etti. Ama ben ona kararlılığımı göstermiştim.
 
Hatipoğlu’nun bu halini o zaman kişisel kapris olarak değerlendiriyorum. Ama kapristen öte bir şeydi, sonradan edindiğim bilgilerin ışığında. O sıralar Hatipoğlu ve Takımın hedefinde olan kişilerden biriymişim, bahane de yeni Vakıfkar Yasasında, İnhanlı ve Yaka Direnişlerinde fikir ve hareket farklılığı. Başka bir konu yok. Ben ve daha birkaç arkadaş talimatla hareket etmiyoruz, daha doğrusu Koca Kapı’dan talimat geldiğini ve bazı kişilerin tavırlarının talimata göre biçimlendiğini bilmiyoruz. Allah’ın saf kulu, benim bundan ruhumun haberi yok, sorsalar basit ve alışılagelen fikir ayrılıkları diyeceğim. Koca Kapı ve Derin Devlete beni “gizli ve tehlikeli komünist” olarak gammazlıyorlar. Muayenehaneme gelen hastaları tutup “O komüniste niye gidiyorsun? Başka doktor mu yok?” diye engelliyorlar. Bu arada Hatipoğlu, “İbram buradan gece kaçacak” müjdesini yayıyor. Bizim toplumun insanı da biraz garip. Sırtım dönük halde bunlar olurken, eş-dost ve tanıdıklar bana haber vermiyor ve beni bilgilendirmiyorlar, önlem alabileyim. Hangi kişilerin Koca Kapı adına konuştuklarını ve söylemlerinin O’nun tarafından neşru kılındığını benden daha iyi biliyor toplum. Onlara karşı gelmenin Ana Vatan’a karşı gelmek olduğunu da biliyor ve korktuğu için söylenenlere inanmak zorunda kalıyor veya susuyor. Yıllar sonra dirhem dirhem anlattılar. 1980-84 o 5 yıllık dönemde aleyhimde yürütülen kampanya çerçevesinde bazı olayları ancak bügün anlatanlar bile var ki, ağzım açık kalıyor. Ne alçaklık yahu! Takıma karşı tiksinti duygusu nasıl uyanmasın? O takım ki meşruiyetini ve gücünü Koca Kapı’dan alıyor.
 
Dolayısıyla komünist olarak gammazlayıp kötülediği kişinin heyet sözcülüğü yapmasına müsaade edemezdi Hatipoğlu, en elemanter bir tutarlılık gereği. Sonra “İnisiyatifi niye Onsunoğlu’na bıraktın?” gibi bir soruya yanıt vermek zorunda kalacaktı.
 
Bakan Yardımcısı Moralis’in çağrısı üzerine salona girdik. Uzun bir masa, masanın bir ucuna Moralis oturdu. Heyet üyeleri masanın yan taraflarına oturdular. Ben herkesin yerleşmesini ayakta bekliyorum. Hatipoğlu, baktım, tez davranarak, masanın öbür ucuna ve Bakanın karşısına oturmaya çalışıyor, sözcülük edecek üyenin yerine. Beni kaba davranmak zorunda bırakıyordu, “Buraya ben oturacağım, Hasan abi senin yerin şurada yan tarafta” deyip hafifçe kendisini iterek oturacağı yeri gösterdim. Ve Bakanın karşısına ben oturdum.
 
Bakana sorunu anlatmaya başladım, ve uzunca sürdü. Tahmin ettiğim gibi, Moralis’in ne azınlık eğitiminden, ne Celal Bayar’ın statüsünden, ne de sorunlarından haberi vardı, sorduğu sorulardan ve açıklamasını istediği şeylerden anlaşılıyordu. Azınlık eğitimine baskılar ve aleyhinde alınan önlemler derin devletin profesyonel elemanlarına aitti, zırt pırt değişen siyasîlere değil. Ama konuyu dağıtmayalım...
 
Bakana ben bütün bunları anlatırken yanıbaşımda sağımda oturan Hatipoğlu, bir noktadan sonra “Sen yeter artık, ben de konuşmak istiyorum” anlamına gelen el yüz işaretleri yapmaya başladı, masanın altından ayağıyla ayağımı da dürterek. Hiçbir şey değil, dikkatimi dağıtacak. Bu nahoş durum tabiî Moralis te dahil oradaki herkes tarafından farkediliyordu. Bir ara asıl mesleği lise öğretmenliği olan Bakan Moralis, “Tamam, Türk dili ve edebiyatı derslerini anlıyorum da, fen derslerinin, matematik, cebir, fizik, kimya ve biyoloji derslerinin Celal Bayar’da niye Yunanca yerine Türkçe yapıldığını anlamıyorum. Niye Türkçe?” diye sordu. Bakan daha sorusunu bitirmeden yanıt vermek üzere Hatipoğlu atıldı, deminden beri ben de söz istiyorum deyip duruyordu, bırak dedim içimden bu soruyu da o yanıtlasın, gönlü olsun. Ben söylemek istediklerimi söylemiştim.
 
Ama soruyu anladığını sanmıyorum. Anlasa bile ne diyecekti ki? Hatipoğlu’nda o zamanlar benim yeni gözlemlediğim bir davranış biçimi vardı, bir taktik. İyice emin olmadığı bir konuda –Koca Kapı’nın ne istediğinden emin olmadığı durumlarda bağımlayıcı bir şey söylemekten, kişisel sorumluluk almaktan özenle çekinirdi. Yuvarlak laflarla geçiştirmeye çalışırdı, “dere tepe tıngıl küpe”, konuyu dağıtırdı, esasında hiçbir şey söylemeden. Şimdi de aynı taktiğe başvuruyordu. Ama ne desindi ki, “Gerçekten ben de bu derslerin Türkçe olmasına ne gerek var diye düşünüyorum.” gibi bir demeç kaçtığını düşünün ağzından, “Hatipoğlu liseden Türkçe derslerin kaldırılmasın istedi” şeklinde bir suçlamaya hedef olacaktı, öyle düşünüyordu, zira kendisi bir başkası için derhal böyle bir suçlamayı yapıştırıverecekti.
 
Daha önceden anlatmak üzere hazırladığı belli olan şeyleri söylemeye başladı, Celal Bayar Lisesinin tarihini anlatıyordu. 1952’lerde Celal Bayar açıldığında o milletvekili imiş, dönemin önemli ve ünlü meclis üyeleri ve politikacıları, mareşal Papagos hükümeti, bakanlar... Sorulan soruyla hiç alakası olmayan şeyler. İki cümlelik yanıt gerektiren bir soru, uzattıkça uzattı. Bakan bir süre dinledi, sonra yüzünde can sıkıntısı ifadesi belirdi, ama Hasan abi hiç oralı değil, tarih dersi veriyor ve şov yapmaya devam ediyordu, Kral Pavlos ve Kraliçe Frideriki, Gümülcine’yi ziyaret eden TC Cumhurbaşkanı Celal Bayar... Moralis dayanamadı, Hatipoğlu’nun sözünü keserek ve öfkelendiğini göstererek “Soruma yanıt vermiyorsunuz!” diye çıkıştı. Yanıt vereceği de yoktu.
 
Daha tatsız bir gelişme olmadan araya girdim: “-Sayın Bakan, Celal Bayar’da hangi derslerin Yunanca, hangi derslerin Türkçe olacağına biz Azınlık karar vermedik. Bu, Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ikili anlaşmayla kararlaştırıldı. Bize sorulmadı. Biz böyle bulduk, böyle devam ediyoruz. Sonra aynısı İstanbul Rum azınlık okullarında geçerli. Orada da aynı fen dersleri Türkçe değil de Yunan dilinde yapılmaktadır. Bu derslerin kitapları da Yunanistan’dan gönderilmektedir.”

 
Not: Bakana sunulan muhtırayı aradım, ama arşivlerimin arasında bulamadım. Onu da burada yayımlamak isterdim. Bir gün elime geçerse yayımlayacağım.
 
 
bitti
 
22.2.2019
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Azınlık, Tarih, Komünizm, Sadık Ahmet, Hasan Hatipoğlu, Batı Trakya, Kara Liste