Mustafa Çolakali: Azınlık bedel ödüyor

Mustafa Çolakali: Azınlık bedel ödüyor

  • Mustafa Çolakali: Azınlık bedel ödüyor

Tiken.net Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Çolakali, “Prin” gazetesinden Panayotis Ksoplidis’in sorularını yanıtladı.
 
Atikapitalist Sol’un haftalık yayın organı “Prin”in 10 Şubat Pazar günü yayınlanan sayısında yer alan röportajda, Çolakali, “Yunan-Türk ilişkileri ne zaman gerilse, azınlık zarar görüyor” dedi.
 
Gündeme, azınlığa ve Sola dair röportajın Türkçe çevirisi şöyle:
 
 
Özellikle Prespes Anlaşması sonrası, SYRİZA “ilerici” kutup olarak gözükmeye çalışıyor. Bunun gerçekle alâkası ne?
 
SYRİZA tüm siyasî sistemin, gerçekten tutucu gerekçelerle, karşısında durmasından “feyiz alıyor”. Ancak unutmamak gerekir ki SYRİZA’nın Prespes Anlaşması için yayınladığı reklam spotu da aşırı derecede milliyetçi olup, komşularımızı “yırttığımızı”, isimlerini ve anayasalarını değiştirmeye zorladığımızı anlatıyordu. Bu mu ilerici? Bir tecavüzcü ne kadar feministse, SYRİZA da o kadar ilerici.
 
 
Emperyalist rekabetin ve milliyetçiliğin keskinleştiği bir dönemdeyiz. Bu mücadeleci Sol için ne anlama geliyor?
 
Ülkemizde Sol, tüm dünyada olduğu gibi, bir kriz yaşamakta. Ciddileşmek ve kolay yolu, yani popülizmin ve “ezberciliğin” yolunu seçmeden, günümüzde kapitalizmin ve emperyalizmin doğru bir analizini yapmak gerek. Önümüzdeki dönemde aşırı sağın yükselişiyle karşı karşıya kalacağız ve Solun içerisinde birçok kesim asıl yurtseverlerin kendileri olduğunu, yurtseverliği/milliyetçiliği aşırı sağın tekeline bırakmayacaklarını söyleyerek bu yükselişi önleyeceklerini zannediyor.
 
 
Yunanistan Komünist Partisi (KKE) ve Halk Birliği (LAE), NATO ve AB’yi eleştiriyor, ancak Yunan milliyetçiliğini değersiz gösterip, özellikle komşu ülkelerin saldırganlığını ön plana çıkarıyorlar. Bu tavır nereye götürür?
 
ΝΑΤΟ ve AB, özellikle Makedonya sorununda, milliyetçiliklerini gizlemek için kullandıkları “örtü” idi. Gazete ve internet sitelerinde komşu ülkenin “yayılmacılığından” tutun da, dili ve kökenini reddetmeye kadar varan nice iğrenç şeyler yazdılar. Sonra da kalkıp, utanmadan, halkların kardeşliğinden bahsediyorlar. Tanımadığın/reddettiğin insanla nasıl arkadaş olacaksın?
 
Aynısı Türkiye konusunda da geçerli. Hiçbir aklıselim sahibi insan komşu ülkeyi bir Neo-Osmanlıcının eski katillerle işbirliği halinde yönettiği gerçeğini görmezden gelemez. Ancak diğer yandan “bizimkiler”in de tahrik edici tavır ve söylemlerini görmezden gelemeyiz. İsrail, ABD, Britanya vd. ile ortak tatbikat çalışmalarını örneğin. Veya Münhasır Ekonomil Bölge (MEB) meselesinde “tüm yönlere doğru yüzlerce mil” (!) yayılma çabalarını. Ancak bu konuda [KKE ve LAE] hiçbir şey söylemiyorlar, çünkü –patronların çıkarları uğruna olacak– olası bir sıcak çatışmada “vatan” savunması yapmayı “yurtseverlik görevi” olarak görüyorlar.  
 
 
Yunan-Türk rekabeti Batı Trakya’da azınlığa nasıl yansıyor?
 
Yunan-Türk ilişkileri azınlığı her daim etkilemiştir. Kıbrıs meselesinde olduğu gibi Kardak Krizi’nde de azınlık insanı, hiçbir suçu olmadığı halde bedel ödemiştir: mağazaları yağmalanmıştır, sokakta dayak yemiştir, kendi yurdunda istenmeyen olduğunu ensesinde hissetmiştir. Ve ne zaman “Yunan-Türk” meselesi açılsa merkez ve milliyetçi basın “Batı Trakya elden gidiyor” diye tehlike çanları çalmaya başlıyor ve masum azınlık insanını Ankara ajanı olarak suçlayarak hedef gösterip yaralıyor. Daha da kötüsü, bu saldırılarda merkez basını Rizospastis [KKE’nin yayın organıı] ve İskra [LAE’nin yayın organı] izliyor.
 
 
Azınlık memorandum kasırgasını nasıl yaşadı?
 
Çok derin. Ve yaşamaya da devam ediyor. Önceki gün bir yazı okuyordum, bir azınlık köyünde, Almanya’ya 5 aylık işlere işçi taşıyan bir şirketin temsilcisi, insanlara, kendilerini götürdüğü sağlık açısından sakıncalı işte (gemide kum püskürterek temizleme işi) başlarına bir şey gelmesi veya ölmeleri durumunda sorumluluğun kendilerine ait olduğu, şirketin sorumluluk almadığına dair kâğıt imzalatıyormuş. Ve en az 300 kişi o kâğıtları imzalamış.
 
Özellikle genç –ve sadece gençler değil– işçiler ve bilim adamları gurbetin yolunu tutmuş durumda. Çiftçiler ağır vergilerden vs. dolayı masraflarını karşılayamaz durumda. Küçük işletmeler kilit vurdu, Gümülcine’deki azınlığın tarihî mağazaları kapandı. 
 
 
Şahsi olarak azınlık siyasîlerince de hedef tahtasına oturtuldun; örneğin mahkemeler ve susturma girişimleri. Azınlık içerisinde “önder” olarak ortaya çıkanlar neyi temsil ediyorlar ve toplu ifade nasıl örgütlenebilir?
 
Benim Yunan derin devletince (Yüksek Devriye Grubu adlı grup, Trakya’nın Bekçileri çetesine “beni cezalandırmaları” çağrısında bulunmuştu) ve Erdoğan rejimince (Gazetemin internet sitesine Türkiye sınırları içinde erişim engeli getirildi) hedef gösterilmem aynı zamana, Rodop milletvekili İlhan Ahmet’in beni dava etmesinin az öncesine denk gelir. Benim şahsımda tüm özgür, sol ve demokratik sesler boğulmak istenmiştir ki, maalesef, çok az kişi bunun üzerinde durdu. Bazı “merkezlerin” [baş eğmeyenlere] vermek istediği mesaj açıktı: “Çeneni kapa! Yoksa Çolak gibi çarpıtma anıtı iddianamelerle mahkûm olacak, psikolojik ve maddî olarak sarsılacak ve insan ve gazeteci olarak saygınlığını yitireceksin çünkü yüce Yunan yargısı seni iftiracı ilân edecek!”
 
Ancak ben eğilmedim, bu diğer mücadelecileri de cesaretlendirdi ve bugün aynı “kepaze” suçlamayla milletvekili tarafından dava edilmiş üç kişiyiz. Tabii bu davaları bir de vekilin “manevî hasar” nedeniyle talep ettiği 20’şer bin euro’luk tazminatlar takip ediyor. Bana açtığı tazminat davası Kasım ayında görüşüldü, kararı bekliyoruz.
 
Azınlık içerisinde herhangi bir vekil elbette ki toplumun “önderi” değildir ve tüm azınlığı temsil etmemektedir. Söz konusu vekil, kendi seçmenlerini temsil etmekte, yani azınlık içindeki tutucu ve milliyetçileri.
 
 
SYRİZA’nın iktidarda olduğu süredeki yönetimi, Solun anlamına zarar vermekte. Sen kendi tecrübenden yola çıkarak baktığında, bu yolda bir antikapitalist, enternasyonalist sol alternatif için imkân görüyor musun? ANTARSYA’nın ve devrimci komünist güçlerin buna katkısı ne olabilir?
 
SYRİZA’nın “takla”sı özünde toplumun “bir şeylerin değişebileceği”ne dair inancını ve ümidini dağıttı. Bu yüzden bugün birçok kişi (özellikle apolitik kesimler) Sol adına bir şey duymak istemiyor. Ancak komünistlerin ve antikapitalistlerin görevi, bu zor eşikte enternasyonalist, antikapitalist yolda diretmektir. Ve ANTARSYA, bana göre, tüm bu süreçte görevini layıkıyla yerine getirdi, KKE ve özellikle de LAE gibi milliyetçiliğin eşiğine sürüklenmeden.
 
İnanıyorum ki bugün her solcunun, komünistin, antikapitalistin borcu, ANTARSYA’yı güçlendirmek ve diğer yandan tüm devrimci, komünist güçlerin bir araya gelmesi için mücadele etmektir. Reformizm yenilmiştir, üstelik de topluma büyük zarar vererek. O yüzden daha iyi bir reformizmle (bunun adı ister stalinizm, ister “yurtsever sol”, ister sol soyaldemokrasi olsun) daha iyi bir şeyler olabileceği konusunda kendimizi kandırmamamız lâzım. Çağımızın devrimci Solunu inşa etmeliyiz.


Ετικέτες: Batı Trakya, Azınlık, Sol, Yunanistan, Türkiye, ANTARSYA, KKE, LAE