“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 6: Hasan Hatipoğlu’nun elindeki komünist belgesi

“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 6: Hasan Hatipoğlu’nun elindeki komünist belgesi

  • “KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 6: Hasan Hatipoğlu’nun elindeki komünist belgesi

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
Hasan Hatipoğlu’nun elinde benim komünist olduğuma dair Kozlukepir olayından başka bir belge daha vardı (!). Anlatayım.
 
1974 yazı. Selanik’te mezuniyet sınavlarına hazırlanıyorum. Kişisel nedenlerle tıb tahsilini 3 yıla yakın bir süre terketmiştim. Vicdan azabı çekiyorum. Derslere dört elle sarıldım. En kısa zamanda mezun olmak istiyorum. Yaz döneminde olmazsa, sonbahar döneminde. Kıbrıs’ta darbe. Türk çıkarması. Cunta düştü. Ders çalışmaya ara veriyorum. Diktatörlüğün son buluşunu kutluyoruz. Selanik’te her gün yeni bir yürüyüş. “Kahrolsun Cunta!” “EΣΑ, Ες Ες, Βασανιστές!”... Ülkede bir devlet erki boşluğu oluşmuştu. Bu açıkça hissediliyor ve görülüyordu. Azınlık da artık rahat eder diye düşünüyorum. Ama tersine Batı Trakya’dan çok kötü haberler geliyor. Orada “Cunta düşmemiş”, Azınlıkta terör estiriliyormuş. Selanik’te kalıp mezuniyet sınavlarıma mı odaklanayım, ve diğer yükümlülüklerime, yoksa memlekete gidip Azınlığa mı? Azınlığın diktatörlükten demokrasiye geçişine katkım olabilir. Trakya’da süreç tıkanmış diye bilgiler geliyor. Mezuniyet? Mezuniyet bekleyebilir, acil olan Azınlığın durumu.
 
Azınlığı sen mi kurtaracaksın? Böyle demeye başladın mı görevden yan kırmanın yolunu açıyorsun demektir. Ve memlekete geliyorum. Selanik’e 6 ay sonra döneceğim. Bu 6 ay aslında benim tıp tahsilinde bir yıldan çok yeni kayıp demekti.
 
Bu 6 ay içinde memlekette 6 yıla sığmayan şeyler yaptım. Hipomani ve çılgınlık. Şimdi yeniden aklımdan geçirirken, bu süreyi kazasız belasız atlatmış olmam bir mucize diye düşünüyorum. Hangi serüveni ve çılgınlığımı anlatayım ki. Bilinçaltından güvendiğim bir durum olmalıydı. Sonradan farkettiğim bir şey. Burada Cunta belki düşmemişti ve Azınlık terörize ediliyordu, ama tüm ülkede bir devlet erki boşluğu vardı. Günün kahramanları üniversite öğrencileriydi, Cuntayı sanki onlar devirmişti. Ben de üniversite öğrencisiydim. Ama kişileşmiş kahramanlar, 17 Kasım 1973 Teknik Üniversite direnişine katılmış öğrencilerdi. Ben de bu direnişe katılmış ve tutuklanmış ve içerde yatmış öğrencilerdendim. Polis ve Emniyet bunu biliyordu. Bu yüzden bir çeşit  “dokunulmazlığım” vardı. Atina ve Selanik’te her gün öğrencilerin başı çektiği büyük yürüyüşler oluyordu. Ortalıkta bir tek polis görünmüyordu. “Teknik Üniversite direniş kahramanı (!)” bir öğrenciye dokunulması halinde öğrenci hareketinin nasıl tepki vereceği bilinmiyordu. Beni himaye ettiğini sandığım durum bu. Aslı var mıydı, bilmiyorum. Neyse.
 
Gümülcine’de yerel PASOK’un kuruluşuna katılıyorum. Azınlıktan bir tek ben varım. O günler korkutulmuş, eve kapanmış ve dışarı çıkmaya korkan, almaya te gelecekler te geldiler kaygısıyla yaşayan ve her şeyden dışlanmış, ötekileştirilmiş ve çevresine yabancılaşmış bir toplumdan siyaset ve parti yaşamına katılmak beklenir mi?... Hiç gecikmeden Cunta sonrası ilk milletvekili seçimlerinin yapılacağı ilan edildi, 17 Kasım 1974. Siyasî değişiklikle birlikte yasaklı olan komünist partisi KKE meşru kılınmıştı. 
 
Üç Marksist (komünist) parti (KKE, KKE esoteriku ve EDA) ittifaka giderek Birleşik Sol’u oluşturdu. Bu seçimlerde Bileşik Sol’da Gümülcine’den Azınlıktan aday olmaya kimse cesaret edemedi. Bir gün bu komünist oluşumun KKE esoteriku’dan Kiremitçi olarak bildiğimiz Hıristiyan aday (adını unuttum) Gençler Birliği’ne geldi, elinde Birleşik Sol’un programının bir özeti, bunu Türkçeye çevirecek birini arıyordu. “Türk köylerine gittiğimizde Türklere Türkçe söyleyecek bir çift sözümüz olsun.” Kiremitçi ile tanışmıyorduk, tanıştık. Sağıma soluma baktım, bu işi kıvıracak kimse yok. Sonra o günlerde komünistlerle beraber görünmeye kim cesaret edebilir? Kiremitçi yoldaşı Gençler Birliği’nden eli boş döndürmek olmaz. Yük bana düştü. 1974’te siyasî metin çevirisinde daha tecrübem yok. Birkaç gün önce PASOK’un bir iki küçük metnini Türkçeye çevirmem gerekmişti, bir hayli zorlanmıştım. Bir defa partinin adını Türkçeye çevirmekte zorlanmıştım. “Πανελλήνιο” sözcüğünü nasıl çevireceğimi bilemiyordum. Sonradan Türk basınında bunun aynen “Panhellenik” olarak kaldığını gördüm. Ama ben o zaman “Tüm Yunanistan” (!) diye çevirmiştim, PASOK, “Tüm Yunanistan Sosyalist Hareketi”. Birleşik Sol’un hükümet programının küçük bir özetini, üç sayfaydı yanılmıyorsam, Türkçeye çevirip iki gün sonra Kiremitçi yoldaşa teslim ettim. Türkçe-Latince okumakta güçlük çekermiş, Türkçe metni Yunan alfabesiyle yazmamı istiyormuş, yani “καραμανλίδικη γραφή”. Oof! Onu yapmadım. Neyse. O yaptığım çevirinin akıbetini hiçbir zaman öğrenmedim. Beyanname olarak basıp dağıttılar mı, kullanıldı mı yoksa hiç kullanılmadı mı? Ne ben sordum, ne onlar söyledi. Oysa o dönem daha deneyimsizlik içinde o çeviriyi yaparken az zahmet çekmemiştim.
 
Yılar 1982. Bir gün AKIN gazetesinin önünden geçiyorum. İçeriden Hasan Hatipoğlu seslendi. Girdim. Çekmeceden bir dosya çıkardı, sonra onun içinden bazı kağıtlar, birkaçını bana doğru uzattı ve esrarengiz bir tavırla sordu: “-Bu elyazısını tanıyor musun?” Önüme sürdüğü kağıtları elime alıp baktım, benim elyazım. Hatırladım, 1974’te Birleşik Sol’un programından yaptığım o küçük özetin Türkçe çevirisi, 8 yıl sonra yeniden karşıma çıkıyordu. “-Bu yazı benim. Ama sende ne arıyor? Senin eline nasıl geçti?” Hatipoğlu’ndan hiç sır çıkar mı? Gevrek bir kahkaha attı. “-A be doktor, biz ne iş yapıyoruz? Biliyorsun, bende herkesin dosyası var... Vay sen, vay sen! Demek bu yazı seninmiş?” Çok önemli bir şey keşfetmiş gibi Hatipoğlu’nda yapmacık bir şaşkınlık...
 
Bir istihbarat servisinin başındaymış gibi herkesin dosyasını tuttuğunu söyleyerek övünürdü. Bunu söylerken altındaki tehditi de hissettirerek. Hasan abi, Yunanistan’daki içsavaş ve içsavaş sonrası baskı ve faşizm rejimini içselleştirip sindirmiş ve kafasında devam ettiren ender azınlık üyelerinden biriydi. O rejim onun için hiçbir zaman sona ermedi. Türkiye’deki 12 Eylül şimdi onun bu anlayışına gelip tüy dikmişti. Azınlıkta siyasetle uğraşanların “dosyasını tuttuğunu” (fişlediğini) yarı şaka yarı gerçek yeri geldikçe tekrar etmekten ve altındaki tehditi hissettirmekten haz duyardı. Ne kadar aslı vardı, ne kadar sıkıyordu bilmiyorum. Ama dosya tutuyor idiyse, onların neler içerdiğini merak ederim doğrusu. O çeviriyi de demek ki önemli bir belge sayıp 8 senedir saklıyordu. O mu saklıyordu yoksa sıkı işbirliği ettiği servis mi, hangisi olduğunu bilmek belki o kadar önemli değil.
 
O “belge” eline nasıl geçmiş olabilirdi? En kötü senaryo: Çeviri nasılsa Asfalya’nın –Emniyetin eline düşmüştü. O da, “kimmiş Azınlıktaki bu gizli komünist?” diye araştırması için gelip Hatipoğlu’na vermişti. Hatipoğlu, komünizme karşı mücadelede her şeyi yapacak, Asfalya ile işbirliği edecek kadar fanatik bir antikomünist idi. 1974 siyasî değişikliğinden sonra komünist partisi üzerindeki yasak kaldırılmış, ancak devlet mekanizmasındaki anti-komünist yapılanma uzunca bir süre muhafaza edilmiştir.
 
En masum ve en muhtemel senaryo: Yoldaşlar o çeviriyi basıp çoğaltmak için AKIN matbaasına götürmüşler ve orada unutmuşlardı. Hatipoğlu da önemli gördüğü için ileride kullanmak üzere saklamıştı. Ancak ben o metnin çoğaltılıp dağıtıldığına şahit olmadım.
 
Herhalükarda yoldaşlar kendilerine teslim edilen bir emaneti muhafaza etmeyi başaramadıkları ve bu yüzden bana şantaj yapılmasına yol açtıkları için sorumluydular.
 
O gün Hasan Hatipoğlu’nun üstünde bir cinayet muammasını çözmüş polis komiserinin hali vardı (!). Beni suçüstü yakalamıştı (!). Ama o yazının benim olduğunu bana doğrulatmazdan önce de biliyordu. Her nasılsa Kozlukepir olayından sonra “komünist olarak” Derin Devletin – Takımın hedefindeki kişi olmuştum ya, şimdi aklınca bana şöyle bir mesaj iletmek istiyordu: “Ayağını denk al. Bak, senin komünistlerle eskiden beri işbirliği yaptığını veya gizli komünist olduğunu biliyoruz. Bunu her zaman ifşa edip senin aleyhinde kullanabiliriz.” Ama daha sonraları o belgeyi aleyhimde kullanmadı. Hasan Hatipoğlu bu şantajdan kılımın kıpırdamadığını anlamış mıdır? Anlamıştır. Anladığı içindir, daha sonra Derin Devletin yaptırım gücünün bilincinde olarak aleyhimdeki kampanyayı daha yüksek bir düzeyde yürütmüştür: “İbram buradan gece kaçacak!” Yoksa Hatipoğlu’nun veya tüm Takımın arkalarında Koca Kapı’nın –Derin Devletin desteği olmaksızın kendi başlarına güçleri nedir ki bana veya bir başkasına Azınlıktaki şartları yaşanmaz kılabilecek?
 
Takım, 1980’lerden sonra hep Derin Devletin gücünü kullanarak Azınlık içinde nüfuz kazanmıştır. Bu gücü en kaba bir şekilde ve Azınlığı terörize ederek kullanan veya o şekilde kullanmasına müsaade edilen Sadık Ahmet olmuştur. Bir örnek: Sadık, kendisinden hiç hoşlanmayan, ona günahını bile vermeyecek bir “korkak” ve Koca Kapı’ya bağımlı bir ortak arkadaşı seçim öncesi bir gün tutup ondan intikam alırcasına, “Ne yapacaksın! Oyunu sike sike bana vereceksin!” diyordu. Ve seçimlerde o arkadaşın bu hakarete rağmen karısıyla birlikte Sadık için seferber olduğuna şahit oluyordum. Türkiye’nin azınlık insanını kendisinden utandıran uygulamaları.
 
Dur dedim şu Hasan Hatipoğlu’nun hevesini kursağında bırakayım. Elyazımı geri istedim. Vermedi. Vermeyeceğini biliyordum. “-O belge senin dosyana ait” deyip önümden aldı. “-Yoldaşlar bana daha o zaman 1974’te bu yazının bir şekilde Asfalya’nın eline geçtiğini haber vermiş ve dikkatli olmamı söylemişlerdi. Sonunda sende çıktı Hasan abi. Rahatladım.”
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Yunanistan, Sol, Batı Trakya, Gümülcine, Hasan Hatipoğlu