“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 1: Lise sorunu için Atina’ya inen heyet

“KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 1: Lise sorunu için Atina’ya inen heyet

  • “KOMÜNİST AVI” DÖNEMİNDEN KİMİ ANILAR – 1: Lise sorunu için Atina’ya inen heyet

TARİHTEN BİR YAPRAK
 
 
Bundan önceki “Türkçe ve Müftülük” başlıklı yazıda anlattıklarım, bana medreselerde bugün yaşanan olayın bir benzerinin eskilerden liselerde de yaşandığını anımsattı. Yeri gelmişken onu da anlatayım bari. Bu arada Azınlıktaki bazı çelişkileri de yorumlayarak. Ve bir önceki dönemdeki “komünist avını”.
 
Yıllar 1983 olmalı (vay be 35 sene geçmiş!) ve iki azınlık lisesinde mezuniyet sınavlarında Türkçe okutulan derslerin de Yunanca olarak sınanması kuralı getirildi. Azınlık eğitimi böyle saçmalıklarla doludur. Konu o zaman henüz çalışmasını sürdürebilen Yüksek Kurul’da tartışıldı. Ahmet Muncura mebus ve onun sayesinde, “Allah razı olsun”, PASOK hükümetinin bakanlarıyla kolay görüşme sağlanıyor. Bu arada bu önleme tepki olarak Celal Bayar’da öğrenciler derslere boykot başlattılar, galiba azınlık okullarında ilk boykot eylemidir bu. Yüksek Kurulda kalabalık bir heyet oluşturuldu, öğrenci babalarından (Hasan Hatipoğlu ve Nazmi abi, cemaat kâtibi), politikacılardan (milletvekilleri Hafız Yaşar ile Ahmet Muncura ve PASOK adayı Hasan Kaşıkçıoğlu), İskeçelilerden (Celal Zeybek ve Boyacılar’dan eczacı Halil). Ve ben, ben kendimi hangi gruba koyacağımı bilemiyorum. Diyelim ki Hasan’la ikimiz Celal Bayar mezunu olarak katılıyoruz. Eğitim Bakanı ile görüşüp bu son uygulamayı şikayet edeceğiz ve kaldırılmasını isteyeceğiz. Bu arada Bakana bir de yazılı muhtıra sunacağız.
 
Dikkatinizi çekerim, bütün bu yukarıdaki gelişmeler ve eylemler “talimatsız” oluyor, Azınlığın kendi iç dinamikleri sayesinde. Atina’ya giden heyetin masrafları, İnhanlı Direnişi için yapılan ianeden arta kalan parayla karşılandı. Koca Kapı ortalıkta yok. Tabii bütün bunlarla Koca Kapı’nın ilgilenmesi çok doğal ve bazıları tarafından elbette bilgilendiriliyordu. Konsolos bana sorsa ben de bilgi vereceğim. Ama bana sormuyor, ben de kendiliğimden gidip söylemiyorum, aklımdan bile geçmiyor. İzlediğimiz ilke şu: “Azınlık karar verir, Ankara destekler.” Desteğe ihtiyacımız ortaya çıktığında, ayrı bir heyet oluşturup Koca Kapı’yı da rahatsız edeceğiz. Şimdilik böyle bir ihtiyaç duyulmuyor…
 
1980’lerde azınlık mücadelesi başladığında şartların böyle olduğunu, başına buyruk hareket ettiğimizi ve kendi yağımızla kavrulduğumuzu bugün “yönetimdeki” otur otur kalk kalk olan yeni kuşağa zor anlatırsın. Azınlıktaki karışıklık, bozukluk, bölünmüşlük, “hainler ile millî kahramanlar” ayrımı Koca Kapı’nın müdahale etmeye ve Azınlığı ben yöneteceğim demeye başlamasıyla ortaya çıktı. Bunun devamında “evet efendim”ciler, ispiyon ve hafiyeler ve ajanlar makbul insan yerine geçmeye başladılar. Ta ki Koca Kapı kendi “resmî ajanını” Azınlığa mebus ve kahraman olarak dikene kadar. İletilen mesaj ve o zamandan beri geçerli olan ilke, “Benim desteğim olmadan bi bok olamazsınız. Benim desteğimi kazanmanız için de en başta ‘evet efendim’ci veya iyi bir hafiye olacaksınız.” Azınlıktaki değer anarşisi.
 
Heyete dönelim. Tevazu bir yana, muhtırayı yazmak bana düştü. Bu, aynı zamanda “yılanı deliğinden çıkarmayı üstlenmek” demekti. Dolayısıyla muhtırayı oturup yazmak için konuya en çok ben kafa yordum diyebilirim. Herkesin anlayacağı ve kabul edeceği gibi, “kafa yormuş olmak” ve hazırlanmış olmak çok önemli. Zira Atina’ya Bakana gideceğiz, muhatabına sorunu en iyi bir şekilde anlatmak gerek, haklı olduğunu kanıtlamak için, ve bunun için sorunu iyi öğrenmek ve onu en iyi bir şekilde sunmak için hazırlanmış olmak gerek. O yıllar henüz bir muhtıra yazacak kadar Yunancaya vakıf azınlık bireylerimiz bir elin beş parmağından daha az. Böyle bir külfeti yüklenecek biri de pek çıkmıyor. Sonra, Celal Bayar mezunu olarak ben okulumuzun ders sistemini iyi biliyorum, kavga konusu da zaten bu ders sistemi. (O muhtırayı aradım, ama bulamadım, bir yerlerdedir. Tarihe not düşmek için burada onu da yayımlayacaktım. Bulursam yayımlarım, bu belgeler Azınlığın gizli tarihi (!). Zaten ben Azınlığın gizli ve gerçek tarihine ışık tutmaya çalışmıyor muyum? )
 
Yüksek Kurul’da heyet oluşturulurken Bakanlıkta heyetin sözcülüğünü kimin yapacağı tayin edilmedi. Ama sorsalar, herhalde o yük te en çok bana düşecek derim. Zaten Yüksek Kurul heyete beni onun için seçmedi mi? Ama Takım? Koca Kapı’nın–Derin Devletin “Azınlık içindeki kadrosu”? Benim daha Takım’ın varlığından haberim yok. Hepimiz aynı Takım’ı oluşturuyoruz sanıyorum. Ama o kadrolu Takım var ve orada. Varlığını ve çıkarlarını sürdürebilmek için Azınlık içinde rakip ve düşman yaratmak zorunda. Düşmanlardan biri de benim. Ona kalsa beni her yerden dışlayacak ve bir yere sokmayacak. Nedeni mi? Takım üyesi olmadığım ve “komünist” olduğum için. Öte’de 12 Eylül ve Azınlıkta da “komünist avı” günün modası. Fakat Takım Yüksek Kurul’da henüz egemen değil. Benim heyette yer almamı engelleyemiyor. Doğrusu bu kez engellemek için çaba bile sarfetmedi. Yüksek Kurul’da güç dengesi meselesi, yenileceğini biliyor. Yüksek Kurul’da birçok şey Takım’ın istediği gibi yürümüyor, “talimatlar” tıkanıp kalıyor… Bütün bunlar, yıllar sonra bugün elimizde bulunan veriler ortaya çıkınca yapılan değerlendirmeler. 
 
Onun için işte, demokrasi bizim kültürümüze ters düştüğü için (!), Koca Kapı’ya göre Yüksek Kurul denilen organ feshedilmeli ve konuları tartışmaya –irdelemeye gerek duyulmadan her talimata gözü kapalı evet diyen az üyeli tayinli Danışma Kurulu oluşturulmalıydı. Kalabalık olma ve siyasileşme talebi de adına siyasî parti diyeceğimiz o da tamamen denetimli bir oluşumla karşılanmalıydı… Ve Atina’ya inen heyette Takım’ın önde gelen isimlerinden Hasan Hatipoğlu var.
 
Bunları niye mi anlatıyorum? Bir süredir Azınlıktaki başlıca çelişkinin, kavgaların ve bölünmenin kaynağı Koca Kapı’nın politikası ve onun kadrosu olan Takım’ın icraatıdır ve Azınlığı denetleme saplantısıdır diyorum ya. Aradan geçen 35 yıl sonra bu anlattığım olaydaki –aslında önemsiz– bazı sürtüşmeleri de aynı açıdan değerlendireceğim, zira ancak o zaman bir anlam kazanıyor. 1980’li yıllarda bunlara anlamsız iç çelişkiler deyip geçerdim, çok sonraları ayaklarım suya erdi.
 
Yukarıda adlarını saydığım 8 kişilik heyet Atina’da Eğitim Bakanlığına doğru yürüyoruz. Tarih, 30 Ekim 1983 olmalı. (Nereden mi hatırlıyorum? Akşam 29 Ekim kutlaması için TC Atina Büyükelçiliğinde idik, oradan.) Yolda yürürken Hafız Yaşar bana yaklaştı ve diğerlerinin duymamasına dikkat ederek dedi ki: “Doktor, eczacı Halil herkesi birer birer tutup diyor ki, şimdi Bakanlıkta sorunu Bakana anlatma görevini Hasan Hatipoğlu’na verelim, içimizde en tecrübelisi o imiş. Kulis yapıyor. Ama sorunu Hatipoğlu anlatmaya kalkarsa ağzına burnuna bulaştıracaktır. Ona güvenimiz yok. Biz, heyetin sözcülüğünü senin yapmanı istiyoruz.” Hemen sonra Nazmi abi ve Celal Zeybek yanıma geldiler, onlar da aynı şeyi söylediler. “Sözcülüğü Hatipoğlu’na vermeyeceksin. Sakın ha! Gerekirse heyet arasında oylamaya gidelim.” Şaşırdım tabii. Ne oluyordu?
 
Milletvekili Ahmet Muncura ve Hasan Kaşıkçıoğlu da sözcülüğü benim yapmamı istiyorlar. Ahmet’le kavgalı değiliz artık. Eğitim Bakanlığına doğru yürürken aramızda konuşuyoruz, Ahmet diyor ki: “-Celal Bayar’da fen derslerinin niye Türkçe olduğu biraz zor izah edilecektir. Niye Yunanca değil de Türkçe? Ama ha söyle bakalım bunu söyleyebilirsen.” “-Orası öyle Ahmet.” diyorum ben, “Ama biz böyle bulduk, kazanılmış bir hak gibi, bu hakkın muhafazası için mücadele etmekle yükümlüyüz.” Nitekim Ahmet’le konuştuğumuz bu konu az sonra Bakanlıkta tartışmaya açıldı.
 
Boyacılardan eczacı Halil, birkaç yıl önce Türkiye’de tahsilini tamamlayıp dönmüş ve “DİKAÇA” engelini aşmaya ve çalışma izni almaya çalışan ben yaşlarda biri. Büyük Kovma politikasının doruğunu yaşadığımız dönem, Halil İskeçe’de Azınlıktan ilk eczacı olmak için ırkçı yönetsel engellerle boğuşuyor. Halil’in babası ile Hasan Hatipoğlu arkadaş imişler ve Halil çalışma izni verilmesini beklemekten bıkmış, Hatipoğlu’nun çıkardığı “millî gazetemiz” AKIN’da köşe yazarı olmanın heyecanını yaşıyordu. Birkaç yıl uğraştı, engelleri aşamadı ve Türkiye’ye gidip yerleşti. 
 
Heyetin sözcülüğünü Hatipoğlu yapmak istiyormuş, bu amaçla son anda kulis faaliyeti için Halil’i seferber ediyor. Benim için hava hoş, o olmuş ben olmuşum, farketmez, birbirimizi tamamlarız. Ama olayı bana karşı bir komploya (!) dönüştürmeye ne gerek var? Bir gece önce Hasan abi otelde odasına beni çağırmış ve muhtıra konusunda “anlamadığı” noktalarda benden açıklama istemişti, o zaman söyleyebilirdi.
 
devamı 2 gün sonra
 
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Batı Trakya, Yunanistan, Türkiye, Tarih, Azınlık, Ahmet Mehmet Muncura, Celal Zeybek, Hasan Hatipoğlu