İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) - 27

İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) - 27

  • İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) - 27

II. BÖLÜM
 
27. MAKALE
 

Türkiye’nin azınlık politikasındaki sakatlıklar
ve kabul edilmezler

 
 
Derin Devletin BTT Azınlığını kullanma projesi
 
Azınlığı kullanmak ve ondan yararlanmak, karınca kararınca, ne kadar mümkün olursa işte, ama en önemlisi bir koz olarak elinde tutup Yunanistan’a doğru sallamak: “Bak, bu Azınlığı görüyorsun ya, bununla senin başına büyük belalar açarım!”
 
Nitekim bu proje çerçevesinde uğrunda Azınlığın ilk kullanıldığı Türk-Yunan sorununda biz hiç te farkına varmadan önemli bir rol oynadık. Daha önce anlatmıştım, 18 Temmuz 1989 Operasyonu dediğim olayda, hani şu “Türk dünyasının Sadık Ahmet’i Yunan parlamentosuna mebus seçmek ve Azınlığa lider olarak dikmek için birleşip seferber olduğu Pantürkist harekette (!!)”, Ankara Atina’ya şu mesajı iletiyordu: “Sen benim Kürtlerimi kaşırsan, ben de senin Türklerini kaşırım. PKK’yı desteklemeyi bırakmazsan, bu Azınlığı senin başına bela ederim. Hem de fena bela ederim, seni dünyaya rezil ederim.”
 
Yunanistan’ın Azınlık konusunda karnesinde notları kırık, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olduktan sonra da aynı ırkçı önlemleri on yıldan beri aynı şiddetle, hatta daha da artırarak uygulamaya devam ediyordu. Nitekim Yunanistan, “Türkiye’nin zorlaması sonucunda” 29 Ocak 1990 Pogromuyla doruğa çıkan yeni bir ırkçı rezaletler dizisine daha başvurdu, Avrupa Topluluğu ülkelerinde Azınlık yüzünden zor günler yaşadı, rezil oldu. Türkiye ona büyük bir diplomatik yenilgi yaşattı, bizim Azınlık sayesinde. Bedelini ödemek Azınlığa düştü, Yunan derin devlet ve yan devleti tarafından uygulanan teröre ve 29 Ocak mini pogromuna katlanmak zorunda kaldık.
 
Bu azınlık tehdidi, daha sonra Yunan hükümeti Abdullah Öcalan’ı kendi elleriyle Türkiye’ye teslim ederken, o da bir rol oynadı mı (!), hiç sanmıyorum, ama oynamış olsa bile bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
 
Azınlığı kullanmak, kime karşı kullanmak? Yunanistan’a karşı tabiî. Bu, Azınlığın kaderini değiştirecek yeni bir gelişmeydi ve ilk kez oluyordu. O zamana kadar Türkiye’nin Azınlığa müdahaleleri, daha çok İslamcılığa karşı Kemalist reformların benimsenmesi için yaptıklarından ibaretti. Başka konulardaki mevcudiyetine, örneğin Azınlık eğitimine katkılarına, yardım ve desteğine “müdahale” demiyoruz.
 
Ama Türkiye’nin Azınlığa dolaylı yoldan başka müdahaleleri de vardı. Menderes hükümetinin İstanbul Rum Azınlığının kökünü kazımayı amaçlayarak düzenlediği 6-7 Eylül 1955 hadiseleri bunlardan bir tanesiydi. Bu pogromu örgütleyip uygulamaya koyanların, aynısı misilleme olarak BTT Azınlığına da yansıyabilir diye düşünmemiş olmaları mümkün değil. Peki, nasıl tepki vermişlerdir bu olasılık karşısında? Oradaymışım ve kulaklarımla duymuş gibi söyleyebilirim: “Kim silker BT Türklerini! Arada onlar da kaynayıversin. Yeter ki biz Rumlardan kurtulalım. Yas mı tutacağız şimdi!”. O günden bu yakına dek Azınlığa uygulanan baskı ve ayrım ve Kovma politikası gerekçelenirken, 6-7 Eylül pogromu en başta öne sürülen olaylardan biriydi. O pogromun manevî yükünü bizim Azınlık kıyamete kadar sırtında taşıyacak. Pogromun provokatörü olarak MİT tarafından Batıtrakyalı bir gencin –Oktay Engin’in kullanılması ise Azınlık açısından ayrı bir skandaldı…
 
Herkesin bildiği, ama kimsenin telaffuz edemediği ve zamanla unutulmuş gerçekleri hatırlatarak ne kadar kinik ve hain bir kişiye dönüştüğümün farkındayım tabiî (!!).
 
1980 sonrasına gelelim. Azınlığı “kullanmak”, bir anlamda kısmen veya tamamen “harcamak” demekti. Burada ağır bir ahlâkî sorun ortaya çıkıyordu. Tabiî bunu hissedebilmek için vicdan gerekli. Derin Devlet ise zaten “vicdanı” ortadan kaldırmak için oluşturulmuş bir yapıydı. Neyse.
 
Bu ahlâkî sorun şöyle atlatıldı: Bir; Azınlığın yönetimi sorumlu Dışişlerinin yetkisinden alınıp sorumsuz, denetimsiz, kirli ve karanlık Derin Devlete devredildi, orta direğini MİT’in oluşturduğu. Böylece resmî hükümetler, olup bitenlerden habersiz olduklarını ve bir şey bilmediklerini iddia edebiliyorlardı.
 
Yıllar 1987, biraz önce biraz sonra, Türkiye’ye giriş yasağı konulan azınlık bireylerinin sayısı gittikçe artıyor. Mehmet Müftüoğlu (Azınlığın milletvekili, Derin Devletin değil) bu uygulamayı dönemin Dışişleri bakanı Mesut Yılmaz’a şikâyet eder. Mesut Yılmaz yumruğunu öfkeyle masaya vurarak haykırır: “Olamaz!”. Dışişleri bakanıdır, uygulamayı ilk bilmesi veya öğrenmesi gereken kişidir, ama haberi yoktur. Derin Devlet, onu bilgilendirmeye tenezzül etmemiştir. Ama Derin Devletin 3 mebus adayı (Sebahattin Emin, Sadık Ahmet ve İsmail Rodoplu) Mesut Yılmaz’ın bilmediği uygulamayı burada biliyor ve politik kariyerlerini Azınlığın Türkiye tarafından manipüle ve terörize edilmesi olayına dayandırmaya hazırlanıyorlardı. Bir sonraki milletvekili artık Derin Devletin milletvekilidir, Azınlığın değil. Başarısının başlıca dayanaklarından biri de Türkiye’ye giriş yasağı tehdidiyle Azınlıkta estirilen terördür. Duyduğu minnet borcunu ifade etmekten çekinmez: “Giriş yasağı uygulanan 2 yüz kişi mi imiş? O kişiler 2 bine çıkarsa Azınlık rahat edecektir.”
 
İki; Azınlık nasıl olsa ağır ayrım ve baskılar altında ezilmiyor ve bunun ceremesini önemli ölçüde Türkiye ödemiyor muydu, Batı Trakya’dan sürekli göç kabul ederek? Azınlığı kullanmaya başlamakla durumlar daha da kötüleşecek ve Azınlık saldırgan Yunan milliyetçiliğinin önüne bir yem gibi sunulacaktı belki. Azınlık saldırılara hedef oldukça ve bunların şiddeti artıkça Yunanistan’ı uluslararası forumlarda daha çok sıkıştırmak olanağı doğacaktı, tam arzu ettiğimiz şey. Sonunda Azınlık belki çok zor ve tehlikeli durumlarla karşılaşabilirdi. Eh o zaman da kurtulmak için Meriç’ten karşıya geçiverirdi, kısmen veya tamamen. Zaten Türk Azınlığın karşılığı Türkiye’deki Rum Azınlık sıfırı tüketmemiş miydi? Bunun bedelini nasıl olsa Türk Azınlık ödemiyor muydu?... Ahlâkî sorunu böyle aştıklarını sandılar.
 
Türkiye – Derin Devlet, izlediği azınlık politikasındaki amoralizmin ona sağladığı avantajlardan yararlanıyordu. Daha sonra yeri gelince amoralizmin avantajı nedir, onu anlatacağım. Hani Sol’un ahlâkî avantajından söz edilir ya, Türkiye’nin izlediği azınlık politikasında ise amoralist avantajdan söz edebiliriz. Yunanistan bu inceliği baştan farketmedi, onun için hep tongaya düştü. Daha sonra farketti mi, pek emin değilim.
 
5.8.2020
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Tarih, Kara Liste, Azınlık, Sadık Ahmet, Batı Trakya