İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) – 25

İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) – 25

  • İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996) – 25

II. BÖLÜM
 
25. MAKALE
 
 
Yeniden başlarken
 
TİKEN’de yayımlanan “İLK KARA LİSTENİN DERİN NEDENLERİ (1987-1996)” başlıklı dizi, 24üncü bölümünden sonra daha tamamlanmadan elimde olmayan nedenlerle “zorla” yarıda kesildi, tam iki yıl önce. Bir kez ara vermeyegör, benim gibi kırk tarakta bezin olursa, yarıda kalmış eski bir işini ne zaman uygun bir zaman ve esin bulup ta yeniden ele alacağın artık hiç belli değil. Bana kalsa belki hiç dönmeyecektim, ama birkaç okuyucum birkaç kez anımsattı, “Aga, bunları senden başka anlatan çıkmayacaktır, lütfen devam et” gibilerden beni pohpohlayanlar da oldu. Hayırlısıyla  bugün yeniden başlıyoruz.
 
Herkeste bir “Hasan Hatipoğlu sendromu”, ne olduğunu tarif etmiştim, özellikle Takım’da yer ve görev almış kimselerde, bildiklerini mezara götürüyorlar. Konuşmaya veya yazmaya başlarsam farkına varmadan “müsaade edilen millî söylemin” dışına sakın çıkmayayım, bir “millî sırrı” yanlışlıkla sakın ifşa etmeyeyim, Koca Kapı’yı rahatsız edersem sonra hain yaftasını bana da sakın takmasınlar kaygısıyla. Sonra Azınlığın geçmişinde ne oldu, neden oldu, nasıl oldu gibi sorular yanıt bulamadan kalıyor ve bunlar tartışılmadan yarım yamalak ve genellikle tahrif edilmiş ve uyduruk bilgilerle yetiniyoruz. 
 
Koca Kapı korkusu beyinlere ölümden sonrası için bile işlemiş, Damokles’in kılıcı gibi o daima başımızın üzerinde, dayatılmış kültürümüzün bir parçası olmuş. Oysa bir avuç Azınlıkta “millî sır”, kim bilir ne sanki. Ararsanız altında “Yunanistan’a karşı suç işlemiş olma duygusunu” da bulabilirsiniz.
 
Bir de şu: Azınlıkta yazılanlar (ve söylenenler) genellikle “ısmarlama” olduğu için, hatıralarını da “ısmarlama” ve talimatla yazmak, eşyanın tabiatına aykırı ve olmuyor. Sonra, yazmak demek, bağımlanmak demektir, yazdıklarının sorumluluğunu üstlenmek demektir, eleştiriye, düzeltmeye ve yalanlamaya açık olmak demektir. Biz ise daha o olgunluğa erişemedik, tartışmak ve adam gibi kavga etmek kültürünü geliştiremedik. Hafiye kültürünün bunca desteklenip sivrildiği yerde daha soylu kültürlere sıra gelmiyor.
 
Ben bütün bu komplekslerden kurtulmak ve “saygısız” olmak için az zahmet çekmedim. Kendime kalsa asla başaramazdım, ama Koca Kapı sayesinde, onun faşizan dayatmalarına itiraz ederek, karşı gelerek, isyan ederek yavaş yavaş bu noktaya geldim.
 
Bugün hayırlısıyla dizimizin ikinci yarısına başlıyoruz. Düzgün olmayan aralıklarla devam edecek. Ne zaman tamamlanacağını ben de bilmiyorum. Birçok şeyleri belki tekrar edeceğim, Türkiye’nin geçmişte ve şimdide azınlık politikalarında son 40 yıldır sürdürdüğü sakatlık ve kabul edilmezleri göstermeye devam ederek ve özellikle bu politikaların başladığı ilk yıllarda odaklanarak. Kimsenin ağzını bıçak açmıyorsa da, yine de bu geçen iki yıl içinde az ama önemli bazı yeni bilgilere ulaştım. Şimdi bunların ışığı altında daha önce yaptığım birkaç tespitimi de düzeltmem gerekecek.
 
Sonra, Sadık Ahmet ailesi, bilindiği gibi, dizinin ilk yarısında yazdıklarım için aleyhimde ceza ve tazminat davaları açtı, aile benden 60 bin evro manevî tazminat istiyor. Yani toplam olarak bana 500 bin TL’den fazla bir masraf yaptırmayı amaçlıyor. Bunlarda utanmak ta yok. Mahkemeler yüzünden Sadık Ahmet hakkında yeni bilgiler toplamak zorunda kaldım, ayrıca “saygı duygusuyla” sakladığım bazı eski bilgileri de kendimi savunabilmek için “mezara götürmekten” vazgeçip açıklamaya karar verdim. Belki biraz kırıcı olacağım. Ama be kardeş bu gidişle aile ve tek başına Levent Azınlıkta dava etmediği ve masrafa sokmadığı bağımsız ve özgür gazeteci bırakmayacak. Bunu aile geleneği mi yaptılar nedir, Sadık döneminde tek başına at oynatsın diye Azınlıkta Türkiye’ye giriş yasağından ve hain yaftasından kurtulan siyasî rakip bırakmadıkları gibi. Koca Kapıdan destekli faşizm.
 
Azınlığa daha büyük zarara yol açmadan bunların önünü kesmek gerek. Şimdilik bu görevi AZINLIKÇA’dan Evren, TRAKYA’NIN SESİ’nden Abdülhalim, TİKEN’den ben İbram üstlenmiş bulunuyoruz. Aile ve tek başına Levent ve İlhan Ahmet, Azınlığı, ifade ve basın özgürlüğü bakımından Erdoğan’ın Türkiye’sine benzetmeye çalışıyorlar sanki. (Erdoğan’ı araya sokmakla onların değer ölçülerine göre kendilerine “kompliman” yaptığımın ve puan toplamalarına sebep olduğumun farkındayım. Bana… bir teşekkür borçları var.) Ailenin durumu malum. Ancak mebus olarak İlhan Ahmet’in siyaset anlayışının bilinçli bir tezahürü olduğunu bilmesem, gazetecileri dava edişini hayatının politik hatası diye adlandıracağım. Onun bunlar umurunda değil, böyle duyarlılıklar onda ne gezer. Onun odaklandığı nokta oy toplamak. Gazetecileri dava etmekle bile siyasî rant umut ediyormuş, bunu yüzüme karşı itiraf etti. Gazetecilerin onu eleştirmesiyle ve o da onları dava etmekle oy kazandığını iddia ediyordu. Bu iddiasında samimî ise, gerçi İlhan’ın ne zaman samimî olduğunu anlamak mümkün değil, korkarım bunu kendisi bile bilmiyor, evet iddiasında samimî ise ve bu işin oy olarak getirisi varsa, o zaman yeni davalara hazırlanalım.  
 
Sadık Ahmet, Oktay Engin’den sonra, ama ondan daha çok Azınlığa en çok zarar vermiş kişidir. İkisi de MİT ajanı idi. İkisi de MİT’in –Derin Devletin talimatlarını yerine getiriyorlardı. İkisi de MİT’in acımasızca, ama bedelini de ödeyerek (με το αζημίωτο) kullandığı kişilerdi. İkisinin de ajan olarak icraatında Azınlık, ne olduğunu Derin Devletin kararlaştırdığı sözde “Türkiye’nin yüce millî çıkarları ve devletin bekası için” yararlanılan ve sömürülen bir objeden başka bir şey değildi. Oktay Engin, Rum Azınlığın kökünü kazımak yolunda kullanılmıştır, aynısının bizim Türk Azınlığına misilleme olarak döneceğinin bilinci içinde. Sadık Ahmet ise, Azınlığı gittikçe girift bir hal alan ve zamanla yenileri eklenen Yunan-Türk sorunları ve bu sorunlar üzerinde oynanan büyük çıkarlar yolunda Derin Devletin hizmetine sokmak ve hep orada tutmak için kullanılmış ve kullanılmaktadır, böylelikle Azınlığın beşinci kol olduğu izlenimiyle Yunan milliyetçiliğinin önüne yem olarak atıldığının bilinci içinde. Azınlık 1955’te bir anti-pogromdan kurtulabildi, ama o hal Derin Devletin yeni projesi sayesinde 35 yıl sonra başına geldi.
 
Derin Devlet, bunca özenle Azınlığa diktiği kalesinin çatırdamaya başladığını görmüş olmalı ki, son 24 Temmuz fiestasına cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ı bile seferber etmekten çekinmedi. Biraz daha gayret, o kaleyi yıkıyor ve Derin Devleti de karanlık kişileri ve kirli işleriyle birlikte Azınlıktan kovuyoruz.
 
30.7.2020
 

İbram Onsunoğlu


Ετικέτες: Tarih, Kara Liste, Azınlık, Sadık Ahmet, Batı Trakya