Çalıştırılmayan öğretmen Mehmet Hasanoğlu

Çalıştırılmayan öğretmen Mehmet Hasanoğlu

  • Çalıştırılmayan öğretmen Mehmet Hasanoğlu

BTTÖ Birliği, çalıştırılmayan öğretmenlerden Büyüksirkelili Mehmet Hasanoğlu’nun vefat ettiğini duyurdu. Allah rahmet eylesin.
 
Yıllar boyu Mehmet Hasanoğlu’na karşı bir özür borcunun yükünü taşıdım sırtımda, bir gün onunla karşılaşıp bu yükten kurtulurum diye. Otuz yıla yakın bir süre, bu süre içinde onunla hiç karşılaşmadım, gerçi karşılaşmak için de hiçbir şey yapmadım, tesadüfe bıraktım, olmadı, ve özür dileyemedim. Ölüm haberi içimde bu vicdan sorununu depreştirdi. Ve aşağıdaki yazıyı kaleme almama neden oldu, hem ondan artık kamuoyu önünde özür dilemek, hem de Azınlığın yakın geçmişinden unutulmuş, belki küçük ancak bana göre önemsiz olmayan, ilgili olayı yeniden anlatmak ve anımsatmak için.
 
Mehmet’le çok eskilerden bir iki kez karşılaşmışlığım vardı, ayaküstü birkaç söz, ama öyle sohbet ettiğimizi hatırlamıyorum. Onun adını birçok kez Sadık Ahmet’ten işitmiştim, Sadık ondan köydeki en iyi arkadaşım diye söz ederdi. Bir de yine Sirkelili bir başka arkadaş, Mehmet Süleyman Bilge’den.
 
Yıllar 1992 olmalı, yanılmıyorsam. Olayı “Trakya’nın Sesi” (TS) o zaman yazmıştı, ama TS’nin koleksiyonuna başvurmaksızın, bende koleksiyon dağınık olduğu için telaşlı iş, aklımda kaldığı şekliyle anlatıyorum. Dikkat ediyorum gerçi, ama yine de hikâyenin bazı noktalarında belleğim beni yanıltmış olabilir.
 
Gümülcine resmî ve tayinli müftüsü Hafız Cemali Meço, üstünden hiç eksik etmediği cübbesi ve sarığı, Abdülhalim Dede’yle birlikte Atina’da bir lokantada yemeğe oturmuşlardır. O sırada lokantaya bir Türkiye gazetesinin Atina muhabiri girer ve Hafız Cemali ile Abdülhalim’i görür. Gazetecilerin önemli bir bölümü o zaman da ajan ve hafiye idi. Anlatacağım macera böylelikle başlar ve Gümülcine’deki “Güven” gazetesinde devam eder.
 
Gümülcine’de üç yıldan beri “Güven” adlı bir propaganda (hır çıkarma ve çamur atma) gazetesi çıkmaktadır, Derin Devletin finanse ettiği, onun denetim ve güdümünde, “bağımsız” listenin, daha doğrusu Sadık Ahmet’in, reklamını yapmak ve onu öne çıkarmak için piyasaya sürülmüştür. Sahibi olarak Sadık Ahmet görünmekte, sorumlu müdür yerinde Mehmet Hasanoğlu oturmaktadır. Mehmet’in de, Sadık’ın da basınla, gazetecilikle, kalem oynatmakla, basın yoluyla azınlık mücadelesiyle falan filan daha önceden en küçük bir deneyimi ve alakası yoktur. Ne gereği var, Derin Devletin talimatıyla bir gecede ikisi de basın mensubu ve gazeteci kesilivermişlerdir. Onların deneyimi ve alakası yoktur, ama eli kalem tutan ve deneyimli azınlık mensuplarının çoğu Güven’de toplanmıştır. Kendiliğinden değil tabiî, o da talimatla. Azınlıkta artık hiçbir şey kendiliğinden, yani azınlık insanının iradesi ve inisiyatifiyle olmayacaktır.
 
Daha sonra bu kalemşorlar birer birer Güven’den ayrıldı, neredeyse tümü Sadık’la kavga yaparak ve onun hakaretlerine maruz kalarak, Mustafa Bacaksız bile. Mehmet Hasanoğlu’nun da kavga edip bozuştuğu duyuldu, ve gazete kapandı. Güven gazetesi de, Sadık Ahmet te misyonlarını yerine getirmişlerdi, o noktada gazete kapanabilir, Sadık ta en kısa zamanda bu yalancı dünyaya veda edebilirdi. Güven’den sonra Sadık adına bir başka propaganda gazetesi daha çıktı, ama konuyu dağıtmayalım.
 
Güven’de yazılar ve yorumlar imzasız çıkıyordu, bir komplo (!) havası içinde ve kimin yazdığı belli değil. Yazarlar bir çeşit kabahat işlediklerinin bilincindeymiş gibi, Derin Devletin emrine amade olduklarını gizlemek istiyorlardı sanki (!). Gazetenin gerçek yazı işleri müdürü, başyazarı ve sorumlusu, ismi hiçbir yerde görülmeyen Mustafa Bacaksız idi, Mehmet’in tersine, o, çalışan öğretmenlerden. “Güven” gazete kadrosunun içinde gazetecilik işinde yoğrulmuş en deneyimlisi, en yeteneklisi ve en “puştu”, kıvrak kalemiyle Bacaksız idi. Güven’de yayımlanan zehir zemberek yorumlar, provokatif yazılar, çamur ve iftiralar ve “MİT usulü puştluklar” genellikle onun kaleminden çıkıyordu, ama hepsi anonim ve tabiî Sadık adına. Mehmet Hasanoğlu’nun gazetede şeklî bir sorumluluk dışında herhangi bir gerçek görev yüklendiğini sanmıyorum.
 
Mustafa Bacaksız ile Ahmet Hacıosman, Sadık’ı yakından izlemek üzere yanına verilmişlerdi, tabir caizse hani “don ile göt” gibi, onu asla yalnız bırakmadılar, adım adım izliyorlardı. Derin Devlet tarafından yetenekleri takdir edilen Bacaksız, 1985 seçimlerinde de Mehmet Müftüoğlu’nu izlemek üzere onun yanına verilmişti. Yoksa seçim öncesi dönemde Koca Kapı’nın favorisi Sebahattin Galip’i terkedip te kendiliğinden Müftüoğlu’nun gönüllü sekreteri olamazdı.  
 
Karanlık ve kirli oluşumların takdirinin bir sosyal bedeli vardı tabiî, Bacaksız’ı iyi tanıyan meslektaşları öğretmenler ve diğerleri ondan hiç hoşlanmıyorlardı. Sadık’ın ölümüyle Derin Devlet terörü yumuşadıktan sonra bir meslektaşının sözleridir: “Mustafa Bacaksız’ın bile ‘Bak, seni Kara Listeye sokmayayım’ diye insanları tehdit ettiği dönemleri yaşadı bu Azınlık”, tabiî canım Sadık’a Derin Devlet tarafından devredilmiş erke dayanarak söylüyordu bu sözleri Bacaksız, kendisinin böyle bir yetkisi yoktu. Bir diğer meslektaşı, rahmetli olduğu için ismini açıklayacağım, Ahmet Veysel, birkaç kez BTTÖ Birliği başkanı seçilmiştir, bana diyordu ki: “Her defasında onun da yönetim kurulunda ve yanımda olmasını istedim. Yönetim kurulunda ne tartıştığımız ve ne yaptığımız ile ilgili yapacağı ihbar-bilgilendirme, kafasından uydurduğu şeyler olmasın, bizzat şahit olduğu gerçekler olsun diye.” 
 
Bacaksız’ın en çok çamur attığı kişiler, tabiî daima anonim olarak, Hafız Cemali, İbram Onsunoğlu ve Mehmet Müftüoğlu olmuştur. Ölümünden önce Hafız Cemali’den helallik istemeye yetişmiş, ama benden ve Müftüoğlu’ndan helallik istemeye vakit bulamamıştır. 
 
Bacaksız, zamansız ölümüyle unutulup gitti, ama Azınlıkta yetişmiş, eşine az rastlanan şahsiyetlerden biriydi, yeteneklerini kullanış biçimi ve kime hizmet ettiği tabiî ayrı bir konu. Şimdi Azınlığın basın ve siyaset tarihinde ona layık olduğu yeri verecek en uygun kişi ben değilim.
 
Asıl konumuza gelelim. Hafız Cemali’nin Atina’da yemek yediği lokanta “Güven” gazetesinde haber olurken, “eğlence yerine” dönüştürülmüştür. Sigara dumanından göz gözü görmeyen bir mekân, tokuşturulan içki bardakları, servis yapan yarı üryan güzel kadınlar, müzik… Hafız Cemali sanki içkili bir âlemde yer almaktadır, üstelik Müslüman din adamı ve müftü kılığıyla, cübbesi ve sarığı ile. Bu ne büyük bir rezalettir!...
 
Özeti böyle, hatırladığım kadarıyla, ama haber, daha tahrifatlı, daha çok hakaret ve iftira içeren ifadelerle veriliyordu.
 
Tam bir MİT’çi puştluğu idi. Sadık Ahmet’in gazetesi Güven’de yayımlanan her yazının “denetim makamı” tarafından onaylanıp yayımlandığını da göz önünde bulundurmak gerek. 
 
Hafız Cemali öfkelenir. “Şahsıma yönelik hakaretler bir yana, ama Müftülük sıfat ve makamını korumam gerek” diyerek Güven’i dava etmeye karar verir. Abdülhalim Dede’yle ikimiz suçlama şahidi olduk. O günkü koşullarda “Güven” gazetesi gibi bir Derin Devlet yapısı aleyhinde şahitlik yapmanın nice kabadayılık olduğunun biz bile bilincinde değildik… Öyle dediğime bakmayın, bunun tabiî farkındaydık ve olayın kabadayılık ile alakası yoktu. Kimden gelirse gelsin, faşizm kaynaklı korkutma ve şantajlara pabuç bırakacak kadar kişisel itibarımızı ve özsaygımızı daha yitirmemiştik. Sonra, benzeri hakaretler o kesimden bize de yapılıyordu. Ancak bu şahitlik işinde benim karşılaştığım bazı sorunlar vardı:
 
1. Ben hep suçlananlara karşı savunma şahitliği yapmışımdır. İlk kez suçlama şahidi oluyordum. Bu durum beni rahatsız ediyordu.
 
2. Gazete ve gazetecilerin ifade özgürlüğünü kullanırken işledikleri muhtemel suçlar yüzünden dava edilmelerine karşıydım. Böyle olayların bir yanıt ve tekzip ile geçiştirilmesi taraftarıydım. Ancak küstah bir faşizm ile karşı karşıyaydık ve adım gibi biliyordum ki mesela Hafız Cemali tarafından gönderilecek bir tekzip Güven’de yayımlanmayacaktı.
 
3. Burada büyük suçlu Sadık Ahmet idi. 1989’larda ortaya çıkalı beri “Benim arkamda Türkiye ve MİT var. Kimseden korkmuyorum, istediğime hakaret ederim, çamur atarım, iftira ederim. Ve istediğimin Öte’de MİT’e ayaklarını kırdırtırım.” tavrıyla hareket ediyor ve korku saçıyordu. Gazetesi “Güven” aynı yolu izliyordu. Azınlığın tavrı, “Ana Vatanımızdan onaylı olduktan sonra her şeye razıyız” diyerek korkudan boyun eğmek şeklinde ortaya çıkıyordu. Derin Devlet bunu biliyor ve kullanıyordu, Sadık ta bundan küstahça yararlanıyordu. Dolayısıyla “burnu kırılması” gereken Sadık idi, ama mebustu ve dokunulmazlığı vardı.
 
4. Sanık sandalyesine asıl oturması gereken, o hakaret ve iftira metnini yazan kişi idi, yani gazetenin görünmeyen müdürü Mustafa Bacaksız. Ama Bacaksız böyle metinleri imzasını koymadan yayımlıyor ve sorumluluktan kurtuluyordu. Halil Haki, Bacaksız’ın İLERİ gazetesinde çalıştığı yıllarda benim şahsım aleyhinde çıkan imzasız birkaç ağır hakaret yazısını çaktırmadan ve kendisine sormadan gazete sütunlarına koyanın o olduğunu itiraf etmişti, ölümünden bir süre sonra.
 
5. Hafız Cemali’nin Güven’i mahkemeye vermesinin ardından sanık sandalyesine gazetenin şeklî sorumlusu Mehmet Hasanoğlu oturdu. Mehmet’in suçu yok diye aramızda tartıştık, belki yayımlanıncaya kadar o metni görmemişti bile. Asıl sorumlular, Bacaksız ile Sadık, Mehmet’in arkasına gizlenerek karşıdan bakıyorlardı. Mehmet, yakın arkadaşı olan Sadık’ın önerisinden sonra talimatla Güven’in sorumlu müdürü olmayı kabul etmişti. Bu işi ne kadar isteyerek kabul ettiğini ve ne kadar kabul etmeye mecbur kaldığını bilmiyorum. Koca Kapı’ya sosyal yardım-maaş bağımlılığı yüzünden gelen talimata kolay kolay hayır diyemezdi. Ancak Sadık için seferber olduğu ve onun seçim başarısı için geceyi gündüze kattığı söylenir. Derin Devletin şişirmesiyle megalomanyak hezeyanlar içine giren “lider”, kendini çok güçlü ve eşsiz hissetmeye başladığı zaman çevresindeki herkese yaptığı gibi en iyi arkadaşım dediği Mehmet’i de elinin tersiyle itmekten çekinmemiştir.
 
Ben, mahkeme önündeki ifademde asıl sorumluların başkaları olduğuna inandığımı söylemekten geri durmadım. Tabiî bu sözler onu hüküm giymekten kurtarmaya yetmeyecekti. Mehmet Hasanoğlu hem Bidayet Mahkemesinde hem de İstinafta mahkûm oldu. Sevinmedim. Mahkûm olmasına katkıda bulunduğum için bir gün Mehmet’ten özür dileyeceğim diye kendi kendime söz verdim. Karşılıklı bir görüşmede ve yüzüne karşı, ama olmadı. O beklediğim an meğerse ölümünden sonraya bugüne kısmetmiş.
 
Sonra, daha önce söylediğim gibi, Sadık’ın “en iyi arkadaşım” dediği Mehmet Hasanoğlu’yla da kavga ettiği duyuldu, onun hakkında ne sıfatlar kullandığı da kulağıma geldi, anlatmayacağım. Sadık her fırsatta Hafız Yaşar’ın “frenleri patlamış BMW” benzetmesini doğruluyordu. İki eski dostun bozuşmasına yukarıda anlattığım yargı macerası ve mahkûmiyet mi sebep oldu, bilmiyorum.
 
Mehmet’le ilgili kulağıma gelen son bir olay daha anlatayım. O da tüm öğretmen okulu mezunları gibi Atatürkçü idi. Bu yakınlarda, dayanamamış, o çerçevede RT Erdoğan’ı eleştiren bir paylaşım yapmış sosyal medyada. Bu hafiye bolluğunda gözden kaçar mı? Derhal çalışmayan öğretmen olarak kendisine verilen sosyal yardım – emekli maaşı kesilivermiş…
 
Mehmet Hasanoğlu’nun sanık olduğu davanın İstinafta görüşüleceği günün sabahı mahkeme binasının yolunu tuttum. Rahmetli Osman Arda ile karşılaştık, avukat Hasan İmamoğlu’nun yanında çalışıyordu, o da mahkemeye gidiyormuş, sohbet ederek birlikte yürüdük. Binanın basamakları önünde durup sohbete devam ediyoruz. Basamakların başında Sadık Ahmet göründü, aşağıya inip yanımıza geldi. Çekip gitmesini bekliyordum, hayret, yanımıza geldi, konuşmak istiyordu. Ne yüzle?
 
Zafer Arapkirli’ne BBC’deki söyleşisinde ismimi zikrederek MİT’çi ağzıyla “Yunan KİP’inin ajanıdır”, daha sonra ENA dergisindeki bir röportajında “Bütün karalisteliler Yunan ajanıdır, hatta bunlardan bir tanesi -beni kastederek- benim sınıf arkadaşımdır” dedikten ve daha bir sürü benzeri laf ve hareketlerinden sonra artık suratını görmek istemiyorum. Karşılaşsak, Hasan İmamoğlu’nun Çukur Kahve’de yaptığı gibi belki ben de dayanamayıp vuracağım (sanki benim de vur elim varmış gibi). Bana bir şeyler söylemek istiyordu.
 
Aramızda geçenlerden sonra ve birkaç yıldır aramızda selamı bile kesmişliğimizden sonra, ilk sözünün özür dilemek olmasını bekliyorsunuz. Konuşmuyoruz, sen bana bir şeyler söylemek istiyorsun, ben istemiyorum, ben sana niye konuşayım önce bir özür dilemedikten sonra?
 
Beni hassas yerimden vuracak, dönüp dedi ki: “Ya-a! Biz birbirimizi yerken Yunanlı işini yapiy.”
 
Tepem attı. Benimle dertleşmeye gelmiş gibi konuşmuştu. Şikâyetini dile getiriyordu. Bıraksam, hemen ardından Azınlıkta millî birlik çağrısı yapacaktı besbelli. Belki de davayı geri çekmesi için Hafız Cemali’yi ikna etmemi isteyecekti. Kiminle dertleşmeye gelmişti ve kimden isteyecekti bunu? Yunan ajanı demekte olduğu kişiden. Güvenmemiş olsa bana gelir miydi? Tepem daha çok attı.
 
Sadık Ahmet DENGESİZ bir şahsiyetti derken bu hallerini kastediyorum.
 
Yakasına yapıştım: “Ulan, biz senin çamur ve iftiralarından kendimizi nasıl koruyacağız? Ben kendimi nasıl koruyacağım? Dava etmekten başka? Bir de gelmiş ağlanıyorsun!” Ve tuttuğum yakasından şöyle bir sarstım. Kavga çıkacağını sezen Osman Arda sıvışıverdi. Sadık yakasını elimden kurtardı ve caddeye doğru kaçmaya başladı. Arkasından bağırıyordum… Daha ortaokuldan beri baş başa kaldığımızda karşımda Sadık’ın ayakları birbirine dolaşırdı. Şimdi önümde ayakları dolaşmadan koşuyordu.
 
3.11.2020
 

İbram Onsunoğlu