“Bu Toprağın İnsanları” üzerine...

“Bu Toprağın İnsanları” üzerine...

  • “Bu Toprağın İnsanları” üzerine...

Memlekette ne zaman bir edebî eser okurun beğenisine sunulsa, heyecanla ve dikkatle okurum...
 
Ama bu eserde Rahmi Ali imzası olunca, beni, heyecan ve sevincin dışında, anlaşılmaz bir “tedirginlik” de basıyor...
 
Bunun da sebebi şu: Rahmi Ali, edebiyatımızın mihenk taşı, en çok eser vereni, bugün içinde olduğumuz “durağanlık” döneminde bile ısrarla direnerek edebiyatımızı omuzlarında taşıyan kişi...
 
Yıllar önce, Rahmi Ali’nin öykülerini, şiirlerini, denemelerini, manzum fabl’larını, araştırma-incelemelerini tekrar tekrar okuduktan sonra; yazarın hümanizmine, insan sevgisine, doğa sevgisine, aydınlanma sevgisine ve hepsinden öte insanımızı tanıma, anlama ve anlatma konusundaki üstün beceresine hayranlıkla tanık olmuş, “Rahmi Ali edebiyatımızın Tolstoy’udur” yargısına varmıştım...
 
İşte, şimdi önümde Bu Toprağın İnsanları...
 
Bu anı-romanın kapağına bakıp duruyoyorum. İyi okurun, sevdiği yazarın yeni yapıtını okumadan önceki o “tedirginlik” üzerimde: Ya beklentilerimin altında bir kitapsa? Sonuçta okuduktan sonra ‘Rahmi Ali’dir, eleştirilemez’ diyemem. Eleştireceğim!
 
Kahvemden bir yudum alıp, ilk sayfaları okumaya başlıyorum...
 
O anda Rahmi Ali’nin kaleminin mürekkebinin kokusu, Batı Trakya kokusu, toprak kokusu, ter kokusu yayılıyor odama...
 
Önce unutulmaya yüz tutmuş insanî yanımızın üzerindeki tozu üflüyor Rahmi Ali ve bize yitirdiğimiz o dayanışma duygusunu hatırlatıyor: Köylerde, imece usûluyle, yeni evlenecek olanlara ev inşa etmek için köylünün kum, taş taşımasını; inşa sırasındaki yardımlarını...
 
Sonra, bir yandan baskıların getirdiği göç belâsıyla hesaplaşırken, diğer yandan okuru alıp o yılların İzmir’inde gezdiriyor. Hayatında hiç İzmir’e gitmemiş olanları bile, yüz yıllık İzmirliymiş gibi yabancılık çekmeden dolaştırabiliyor Rahmi Ali bu güzel şehirde...
 
Sadece İzmir’de mi? O yılların Batı Trakya’sında, Gümülcine’sinde, Eski Cami önünde, sobacılar çarşısında ve artık tarihe karışmış olan gündöndü tarlalarında...
 
Bunları yaparken, “tozlu raflarda” kalmış ve artık neredeyse kimsenin kullanmadığı sözcükleri de indiriyor raftan: pösteki, felfez, vızınga, momçelik, gaçka, maşrapa vs.
 
Türkiye’ye okumaya giden öğrencilerin, çarıkçıda, ayakkabılarının ökçelerine “Reşat Altın” yerleştirilme sahnesi ile sarsıyor: Batı Trakyalının her daim “ne olur, ne olmaz” deyip her ihtimale karşı tedbirini önceden alması...
 
Tabii, Rahmi Ali, her usta yazar gibi, bizlere bir öykü anlatırken tarihî olaylarla, toplumsal dengesizliklerle, sınıfsal ayrımlarla ve kokuşmuşlukla hesaplaşmayı de ihmal etmiyor.
 
Örneğin, Hayriye’nin öyküsünü bize anlatırken, “mahalle baskısı” ve toplumumuzda kadının yeri eleştirisiyle adeta insanımızı “haşlıyor”...
 
Yine aynı şekilde Türk mektebi – Rum mektebi arasındaki uçurumu anlatırken hem devleti, hem de “bizim” insanımızı “haşladığı” gibi.
 
Bu eleştiriler arasında Değirmenci Hristo’nun ağzından “Küçük Asya Felâketi” eleştirisi de bunlara dahil edilmeli. Tabii, Mustafa Kemal hayranlığını hiçbir zaman gizlememiş olan Rahmi Ali’nin bu eleştiri ekseninde Mustafa Kemal’e “güzelleme” yapmadan geçmesi de beklenemezdi.
 
Ama kuşkusuz, Rahmi Ali en büyük hesaplaşmasını kitabın son bölümüne bırakıyor ve burada İslâm dünyasındaki gericilik ve bağnazlıkla sert bir şekilde hesaplaşıyor.
 
Bu noktada, tabii, şu eleştiriyi yapmadan geçemeyeceğim: İslâm dünyasındaki geri kalmışlığı, yozlaşmayı eleştirirken emperyalizm olgusunun göz ardı edilmemesi gerek.
 
Ayrıca Yahudiler’in onca zulüm çektikten sonra ayağa kalkıp “dünyayı yönetme” klişesi de şahsen hoşuma gitmedi. Kanımca, Rahmi Ali seviyesinde usta bir yazar, bunu tavır alarak, bu algının yanlış olduğunu okuyucuya göstererek yapmalıydı.
 
Sonuç olarak:
 
Ben kitabı sevdim.
 
Rahmi Ali insandan yana bakıyor dünyaya... Güzelden yana bakıyor.
 
Kuşları, çiçekleri, insanı inceliyor, Rahmi Ali. İnsana sunulmuş olan en büyük armağanın, hayatın güzelliğine bakıyor; bir de bunun farkında bile olmayan insan(cık)lara...
 
Kitabı bitirdiğimde dudaklarımdan şu sözler döküldü:
 
İyi ki Rahmi Ali var!..
 
 
 

Mustafa Çolakali


Ετικέτες: Edebiyat, Rahmi Ali, Batı Trakya, Kitap